|
HUZUR - AHMET HAMDİ TANPINAR (Roman)
BİRİNCİ BÖLÜM
İHSAN
İ
Mümtaz, ağabeyi dediği amcasının oğlu İhsan'ın hastalandığından
beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak, eczaneye
reçete götürüp ilaç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi
şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın
başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek,
yeğenlerini avutmağa çalışarak geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten,
halsizlikten, arka ağrılarından şikayet etmiş, sonra birdenbire zatürree
fevkaladelik halini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telaştan,
üzüntüden, bir türlü ağızlardan düşmiyen ve bakışlardan eksilmiyen
temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.
Herkes, İhsan'ın hastalığının verdiği üzüntü ile uyuyor, onunla
uyanıyordu.
Bu sabah, tren düdüklerinin büsbütün başka korkularla kanattığı
uykusundan, Mümtaz gene bu üzüntü ile uyandı. Saat dokuza
yaklaşıyordu. Bir müddet yatağının kenarına oturup düşündü. Bugün
yapacak bir yığın işi vardı. Doktor onda geleceğini söylemişti;
fakat onu beklemeğe mecbur değildi. Herşeyden evvel bir hastabakıcı
bulmak zorunda idi. Ne Macide, ne yengesi -İhsan'ın annesi-
hastanın başı ucundan ayrılmadıkları için, çocuklar haraptılar.
İhtiyar hizmetçi, Ahmet'le şöyle böyle meşgul olabilirdi. Fakat
Sabiha ile adamakıllı uğraşıcak birisi lazımdı. Onun herşeyden
evvel konuşacak insana ihtiyacı vardı. Mümtaz, bunu düşünürken,
küçük yeğeninin hallerine içinden gülümsedi. Sonra, eve döndüğünden
beri, akrabasına karşı olan sevgisinin daha başka bir hal aldığına
dikkat etti: -Acaba, hep alışkanlık mı? Hep yanımızdakileri
mi seviyoruz?-, dedi.
Bu düşünceden kurtulmak için tekrar hastabakıcı meselesine
döndü. Macide'nin sıhhati de öyle düzgün değildi. Hatta bu kadar
yorgunluğa nasıl tahammül ettiğine şaşıyordu. Biraz fazla üzüntü,
yorgunluk, onu yeniden bir gölge haline getirebilirdi. Evet, gidip,
bir hastabakıcı bulmalıydı. Öğleden sonra da o kiracı denen derde
uğraması lazımdı.
Elbisesini giyinirken -İnsan denen bu saz parçası...- diye birkaç
defa tekrarladı. Çocukluğunun mühim bir devrinde çok yalnız
kalan Mümtaz, kendi kendisiyle konuşmayı severdi. -Ve hayat dediğimiz
çok ayrı şey...- Sonra zihni tekrar küçük Sabiha'ya gitti.
Küçük yeğenini sade eve döndüğü için sevdiğini düşünmek hoşuna
gitmiyordu. Hayır; ona doğduğu günden beri bağlıydı. Hatta doğuşunun
şartları düşünülürse, ona karşı minnettardı da. Pek az çocuk
bu kadar zamanda bir eve teselli ve sevinç getirebilirdi.
Mümtaz, üç gündür bu hastabakıcının peşinde idi. Bir yığın
adres almış, telefonlar etmişti. Fakat bizim memlekette aranan kaybolur.
Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza
gelir. Mesela İhsan iyi olduktan altı ay sonra bile bir iki hastabakıcı
mutlaka onu arayacaktır. Fakat lazım olduğu zaman... İşte
hastabakıcı meselesi böyleydi. Kiracıya gelince...
Kiracı meselesi büsbütün başka bir dertti. İhsan'ın annesinin
bu küçük dükkanını tuttuğu günden beri beğenmemiş, hor görmüştü.
Fakat şöyle bir on iki senedir de çıkmayı aklına getirmemişti.
Bu adamcağız iki haftadır üst üste haberler gönderiyor, beyefendilerden
birinin veya hanımefendinin behemehal teşrif etmelerini rica ediyordu.
Bu, evcek inanılmayan bir hadise idi. Hasta bile, humma ve
sancılar içinde buna şaşıyordu. Çünkü ev halkı, kiracılarının biricik
vasfının, görünmemek, gizlenmek, aranmazsa, hatta arandığı zamanlarda
bile mümkün mertebe geç ve güç meydana çıkmak olduğunu bilirlerdi.
Birkaç seneden beri kontratı yenilemek, kiraları almak gibi işleri
yüklenen Mümtaz, onu hatta dükkanında ve karşısında iken bile
görmenin ne kadar güç olduğunu bilirdi.
Daha, genç adam dükkana girer girmez siyah gözlüğünü, bir
kudret tılsımı, büyülü bir silah gibi gözlerine takar, bu cam perde
arkasında adeta görünmez olur, oradan piyasanın durgunluğunu,
hayatın ağırlığını, devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların
saadetini anlatır, memurluğu bırakıp da, Elkasibü Habibullah
hadisine uyduğu için, -evet, sırf bunun için, Peygamber'in bu sözüne,
bildiği halde riayetsizlik etmemek için ticarete başlamıştı;- kendisine
kızar, dövünür, nihayet:
-Beyefendi, vaziyeti biliyorsunuz, şimdilik kabil değil; hanımefendiye
arz-ı tazimat ederim. Bana birkaç gün daha mühlet versinler.
O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz oldu. İnşallah
on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş oluruz, hem de bir
parça şey takdim ederim, diye işi müpheme bağlar; fakat genç
adam kapıdan çıkarken, yaptığı vaadin büyüklüğünden ürkmüş gibi
sesi titreyerek; -on beş günde de kabil olur mu bilmem ki...- diyerek
tekrar söze başlar ve -mümkünse hiç gelmesin, hiçbiriniz
gelmeyin, ne diye geleceksiniz sanki! Bu çürük binada, bu acayip
kafeste oturduğum yetmiyormuş gibi, bir de size para mı vereceğim-
diyemediği için, -daha iyisi aybaşına doğru, hatta gelecek
ayın ortasında teşrif buyursunlar...- ricasıyle, bu mülakatı gerilere,
çok uzak zamana atmağa çalışırdı.
Bu sefer, bu aranmaktan, yoklanmaktan hoşlanmıyan adam,
üst üste haber gönderiyor, hal hatır soruyor, hanımefendinin, olmazsa
beylerden birinin behemehal gelmelerini, kendisini görmelerini
istiyor, dükkanın arkasında eski konağın müştemilatından olan
bakımsız kısımla üstündeki iki oda için konuşacağını, kontratın geciktiğini
söylüyordu. Buna şaşmağa hakları vardı.
İşte Mümtaz, o gün öğleden sonra da her ay istemeye istemeye,
alacağı cevabı ezberden bildiği için, uğramaktan çekindiği yere
gidecekti, Fakat bu sefer iş farklı idi. Yengesi dün akşam, -Mümtaz,
git şu adamı görüver...- diye kendisine tenbih ettiği zaman, İhsan,
annesinin arkasından -beyhude yorulma, ne diyeceğini biliyorsun,
şöyle bir dolaş, gel!- diye işaret edememişti, O, yatakta çivili
idi; göğsü zorlukla inip kalkıyordu.
İhsan'ın, bu kiracı ile münasebeti, bilinen bir şeyi beyhude tecrübe
etmenin makul olamıyacağı hikmetine dayanırdı. Mümtaz ise,
baba mirası olduğu için bir türlü bu kirayı aklından çıkaramıyan
yengesini kırmak istemezdi. Ayrıca, bu kira hikayesi, bu içiçe yaşayan
insanların hayatında, Mümtaz'a göre İhsan Bey Adasında bir
yığın latifeye vesile olurdu.
Eve dönüp de ihtiyar kadına aldığı cevapları söyleyince, onun
ilk andaki hiddetinin -boynu kopasıca herif... bunak...- yavaş ve
perde perde merhamete -zavallı, biçare, adamcağız hasta zaten-
doğru gidişi; sonunda:
-Belki de hakikaten kazanmıyordur-, diye yengesinin üzülüşleri,
sonra yeniden bir hal çaresi aramaları, -elde koca konaktan
orası kaldı, yoksa çoktan satar, kurtulurdum- diye bir türlü vaktinde
ele geçmiyen bu kiranın hayıtında nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu
gösteren cümleler, bu işin herkes için en eğlenceli safhası
olurdu. Günün birinde büyük yenge mutat ziyaretini yapmağa karar
verir ve merhum Selim Paşa'nın kızı refakatinde kimse olmadan
sokağa çıkamıyacağı için Üsküdar'daki Arife Hanım'a haber gönderilir,
Arife Hanım tayin edilen günde gelir, o geldikten sonra üç
dört gün üst üste -yarın gitsek, şu herifi görsek...- diye karar verilir,
hatta komşuları ziyarette, yahut Kapalıçarşı'da hızı kesilen teşebbüsler
olur ve nihayet günün birinde bindiği otomobil bir yığın
eşya ile dolu eve dönerdi.
Şurası var ki, onun kiracıya uğraması hiç de beyhude olmaz,
paranın bir kısmını olsun behemehal alırdı. Mümtaz da İhsan da bu
muvaffakiyete şaşırırlardı. Halbuki şaşacak hiçbir tarafı yoktu.
İhsan'ın annesi, Arife Hanım'ı hem sever, hem de çenesine tahammül
edemezdi. Arife Hanım'ın ikameti evde uzadıkça, ta çocukluğundan
beri tanıdığı o keskin hiddet çoğalır, büyürdü. Nihayet,
tam kıvamına gelince otomobil ısmarlanır, Arife Hanım nereye
gidileceğini bilmeden yola çıkılır, evvela Üsküdar iskelesinde ihtiyar
emektar, -Güle güle Arifeciğim... Ben, seni gene çağırtırım olmaz
mı?- diye bırakılır, ondan sonra doğru dükkana gidilirdi.
Böyle bir haleti ruhiye içinde gelen bir mal sahibini atlatmak elbette
güçtür. Vakıa adamcağız birkaç defa onu da tecrübe etmiş, mide
ağrılarından, filan bahse kalkmıştı. Sabire Hanım birincisinde nane
içmesini tavsiye etmiş, ikincisinde daha karışık bir ilaç söylemiş;
fakat üçüncüsünde gene hastalıktan şikayet işitince -söylediğim ilaçları
içtin mi?- diye sormuş. Adamcağızın hayır, cevabı üzerine -o
halde bir daha bana hastalıktan bahsetme, anladın mı?- cevabını vermişti.
Hiddetle vicdan azabı arasında bulunan bu ihtiyar kadını atlatamıyacağını
kiracı bu üçüncü ziyarette öğrenmişti. Onun için gelir
gelmez kahvesini ısmarlar, masası üstünde yalancıktan bir iki hesap
yapar, kahve biter bitmez eline bir zarf tutuşturarak onu savardı. Ondan
sonra kadın altında taksi, dükkan dükkan dolaşır, herkese münasip
hediyeler arar ve aldığı parayı son kuruşa kadar sarfettikten sonra
eve dönerdi. İhsan da, Mümtaz da bu dükkanı, kirası ve kiracısiyle,
hatta biraz müştemilatından sayılan Arife Hanım'la beraber, ihtiyar
kadının biricik eğlencesi, lüksü, boş saatlerini dolduran tek mühim
meselesi addederler, onunla avunduğu için hoş görürlerdi,
Zaten İhsan Bey Adasında herkesin yaptığı hoş görünür, her
fantezi, her merak, kahkaha ile değilse bile tebessümle karşılanırdı.
Adanın sahibi bunu böyle isterdi; böyle olursa herkesin mesut olabileceğine
inanırdı. O, bu saadeti taş taş, seneler boyunca örmüştü.
Fakat, şimdi onu talih ikinci defa tecrübe ediyordu. Çünkü İhsan'ın
hastalığı ağırdı. Mümtaz, -bugün sekizinci gün- diye düşündü: Çift
günlerin daha sakin geçeceğini ona söylemişlerdi.
Kötü uyumanın verdiği halsizliği silerek aşağıya indi. Sabiha,
onun terliklerini giymiş, sofada küskün küskün oturuyordu.
Bu gürültücü çocuğun böyle sessiz duruşuna Mümtaz hiç tahammül
edemiyordu. Vakıa, Ahmet de sakindi. Fakat yaratılıştan
öyle idi. O, kendisini kabahatli bulan adamdı. Bilhassa, doğuşunun
hazin tesadüflerini öğrendiği günden beri -kimseden, nasıl? Bunu
hiç biri bilmiyordu. Belki de komşulardan biri söylemişti;- daima
köşesinde, daima evi yadırgar olmuştu. O kadar ki, biraz fazla şımartılmak
istense, hatırımı alıyorlar düşüncesine kapılıyor, gözlerine
yaş birikiyordu, Bu, her yerde tesadüf edilen şeylerdendir. İnsanlar
bazen doğuştan mahkum olurlar, saz parçası kendiliğinden
kırılırdı. Sabiha öyle değildi. O evin masalıydı. Durmadan konuşur,
gezer, masallar uydurur, şarkı söylerdi. İhsan Bey Adasını çok defa
onun neşesi ve şamatası doldururdu,
Üç gecedir ki, o da doğru dürüst uyumamış, babasının odasında,
çıkmanın geniş sedirinde uyku taklidi yaparak onlarla beraber
hastayı beklemişti.
Mümtaz, kızın solmuş yüzüne, içeriye kaçmış gözlerine, elinden
geldiği kadar neşe ile baktı. Başı, üç günden beri olduğu gibi,
kurdelesizdi.
Üç gün evvel Mümtaz'a -Kırmızı kurdelemi takmıyacağım.
Babam iyileşince süslenirim!- demişti, Bunu her zamanki şuhluğiyle,
etrafındakilere anladığını, onlarla dost olduğunu göstermek
istediği zamanlardaki gülümsemesi ve kırıtmasiyle söylemişti, Fakat
Mümtaz, kendisini biraz okşayınca ağlamağa başlamıştı, Sabiha'nın
iki türlü ağlaması vardır. Birisi çocuk ağlayışıdır; zorla ve
ısrarla zalim olanların ağlaması, O zaman yüzü çirkinleşir, sesi acayip
perdeler bulur, durmadan tepinir, hulasa, hodbinliği içinde her
çocuk gibi küçük bir ifrit olur.
Bir de gerçek kederle, çocuk kafasının anlıyabileceği kadar olsa
da, karşılaştığı zamanlardaki ağlaması vardır. Bu sessiz olur ve
çok defa yarı yolda kalırdı. Hiç olmazsa bir zaman için gözyaşlarını
tutardı. Fakat yüzü değişir, dudakları titrer, dolan gözleri insandan
kaçardı. Omuzları birincisi gibi katılaşmazdı; adeta çökerdi. İhmal
edildiğini, küçük düşürüldüğünü veya haksızlığa uğradığını
sandığı, yahut da çocuk dünyasını, o herşeyin iyi ve dost olmasını
istediği alemi, sade mercan dalları ve sedef çiçekleriyle süslü, üst
üste canlı alemi etrafa kapattığı zamanların ağlayışıydı bu. Mümtaz,
böyle zamanlarda yeğeninin kırmızı kadife kurdelesinin bile
fersizleştiğini zannederdi.
Bu kurdele, Sabiha'nın kendi kendisine bulduğu bir süstü... İki
yaşını birkaç ay geçmişti. Bir gün yerde bulduğu vişne renginde bir
kurdeleyi annesine uzatmış, -saçlarıma tak, tak- demişti, Sonra bir
daha başından çıkarılmasına razı olmamıştı. Bu kurdele iki seneden
beri süs olmaktan çıkmış, evin içinde, ona ait bir müessese haline
gelmişti. Ona ait herşeyin bir kırmızı kurdelesi vardı ki, Sabiha bunu
bir hükümdarın dostlarına nişan dağıtması gibi hediye ederdi.
Kedi yavruları, bebekleri, beğendiği eşyası, -bilhassa yeni çocuk
karyolası,- sevgisine mazhar herşey ve herkes bu nişana sahip olurdu.
Hatta hususi bir irade ile bu nişanın geri alındığı bile olurdu;
fazla şımarıklığı yüzünden kendisini azarlıyan, bununla da kalmayıp,
annesine şikayet eden aşçı kadına, iş olup bittikten ve Sabiha
epeyce ağladıktan sonra, kendisine hediye ettiği kurdeleyi lutfen çıkarmasını
rica etmişti. Hakikat şu ki, Sabiha'nın küçük çocuk hayatı
bu cins hediyelere ve ceza vermelere hak veren bir hayattı. O,
hiç olmazsa bu hastalığa kadar evin tek saltanatı idi. Ahmet bile
kalblerdeki yerini almağa başlayan kardeşinin bu saltanatını tabii
bulurdu. Çünkü Sabiha bu evi kökünden saran bir felaketten sonra
gelmişti. Macide onu doğurduğu zaman yarı deli sanılıyordu. Akla
ve hayata dönüşü, Sabiha'nın doğuşu ile olmuştu. Vakıa, Macide'nin
hastalığı tamamiyle geçmemişti. Zaman zaman küçük nöbetler
oluyor, evin içinde gene eskisi gibi masal söyliyerek, sesine
küçük bir kız tatlılığını sindirerek konuşuyor, yahut da büyük kızının
o hiç bahsetmediği çocuğunun dönüşünü saatlerce pencerede
veya oturduğu yerde bekliyordu.
Bu işte büyük bir talihsizlik olduğu muhakkaktı. Gerek İhsan,
gerek doktorlar, Macide'nin felaketi haber almaması için ellerinden
geleni yapmışlar; fakat hiç kimse telaş ve ıstırabını ilk sancılar arasında
kıvranan kadından saklıyamamıştı. Nihayet, genç kadın hastabakıcılardan
başına geleni öğrenmiş, yattığı yerden ölünün bulunduğu yere
kadar sürüne sürüne gitmiş, hazırlanmış cesedi görmüş, başında
kaskatı kesilmişti, Ondan sonra da bir türlü kendine gelememişti,
Ağır bir humma ile günlerce yatmış. Ahmet'i bu humma içinde doğurmuştu.
Bu, sekiz sene evvel bir Haziran sabahı olmuştu. Zeynep, annesinin
yattığı hastahaneye büyük annesiyle beraber gelmiş, sonra
getirmesini unuttuğu hediyeyi hatırlamış, hiç kimseye haber vermeden
hastahanenin önünde babasını beklemek ve ona söylemek
için dışarı çıkmış ve kim bilir neler düşünen küçük çocuk kafasının
bir dalgınlık anında ölüm kendisini birdenbire kapmıştı.
İhsan, karısını, gerçekten ağır araz gösterdiğini söyleyen doktorlara
kapılarak hastahanede doğurmağa kandırdığı için kendisini
hiç affetmemişti. O felaketi, olduğundan hemen iki dakika sonra,
daha vücut kan içinde ve sıcakken görmüş, çocuğunu kolları arasında
içeriye taşımış, son ümitlerin iflasına şahit olmuştu.
Talih bu felaketi o şekilde hazırlamıştı ki, ortada kabahatli
kimse yoktu. Macide, kızının hastahaneye gelmesini bir kere olsun
istememişti. İhsan'ın annesi, kızın ısrarlarına ve ağlamasına iki gün
karşı gelmişti. İhsan vaktinde hastahaneye yetişebilmek için bir türlü
araba bulamamış, tramvayla gelmişti, Hatta yolda boş bir araba
bulabilmek için tramvayın basamağında beklemişti. Onun için herkes
bu felaketten kendisini mesul tutuyordu. Fakat en fazla onu
kendine mal eden, onunla yaşayan Ahmet'ti.
Mümtaz, Ahmet'i babasının yatağı ucunda, en küçük işarette
kaçmağa hazır buldu. Macide ayakta, elleriyle sırtındaki yün ceketin
örgüsünden kaçan bir iplikle dalgın oynuyordu.
İhsan, onu görünce sevindi. Yüzü gene kırmızıydı. Göğsü ağır
ağır kalkıp iniyordu, Mümtaz, onu sabah ışığında olduğundan çok
zayıf buldu, Uzayan tıraşı yüzüne garip bir ifade veriyordu. Sanki,
-Ben, İhsan olmaktan çıkıyorum. Yakında herhangi bir şey veyahut
bir hiç olacağım. Ona hazırlanıyorum!- der gibi bir hali vardı.
Hasta eliyle müphem bir işaret yaptı.
Mümtaz yatağa eğilerek:
-Daha gazeteleri okumadım. Zannetmem ki korkulacak bir
şey olsun... dedi.
Hakikatte harbin patlamak üzere olduğuna emindi. -Dünya
gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.- Albert Sorel'in
bu cümlesini, son yılların vaziyetini daima beraber konuştukları
İhsan sık sık tekrarlardı. Mümtaz şimdi bu dikkate çok sevdiği
bir şairin acı kehanetini ilave etmişti: -Avrupa'nın sonu...- Fakat
şimdi bunları İhsan'la konuşamazdı. İhsan hastaydı.
O, yattığı yerden, vaziyeti düşünüyordu. Eli bir çaresizlik ve
yalvarma işaretiyle yorganın üstüne düştü.
-Geceyi nasıl geçirdi?
Macide yumuşak ve taze çimen rüyası sesiyle cevap verdi:
-Hep böyle Mümtaz, dedi, hep böyle...
- Sen hiç uyudun mu?
-Burada Sabiha ile beraber yattık. Fakat uyuyamadım.
Eliyle gülümseyerek sediri gösteriyordu. Beş gecedir yattığı
bu yeri, bir darağacını gösterir gibi dehşetle, ürpermelerle gösterebilirdi.
Fakat Macide'de, bu garip ve sonsuz derecede zengin mahlukta
tebessüm şahsiyetin yarısıdır. O kadar ki, gülümsemediği zamanlar
onu tanımak kabil olmaz. -Çok şükür ki, o günler geçti!-
Macide'nin tebessümünü kaybettiği günler arkada kalmıştı.
-Biraz uyusan bari...
-Sen git gel, sonra... Bütün gece tren seslerinden uyuyamadım.
Sevkiyat mı var, nedir bilmiyorum ki...
-Felaketi Kastamonu'da telgrafla haber aldım. Derhal geldim.
Çocuğu ayrı yerde, Macide'yi ayrı yerde buldum. Herkes Macide
ile meşguldü. Büyük yengem deli gibiydi. İhsan kendisinin gölgesiydi.
O yazı hiç unutmayacağım. İhsan'ın hayata imanı olmasa,
Macide şimdi ne olurdu?-
İhsan, Macide'yi gösterdi:
-Bu...
Sözünü bitirmekten aciz gibi durdu, Sonra kendini toplayarak
tamamladı:
-Buna bir şey söyle...
Yarabbim ne kadar zorla konuşuyordu. Tanıdığı insanların en
rahat, en güzel konuşanı, dersi, sohbeti, şakası günlerce hatırdan
çıkmayan adam, bu üç kelimeyi yan yana güçlükle getirebilmişti.
Fakat gene memnundu. Ne olsa eski yadigar -bu, kendi tabiridir-
işe yaramıştı. Fikrini anlatmıştı. Mümtaz, Macide'nin yorulmaması
için elbette bir çare bulurdu ve gözü genç adamın yüzünde kaldı.
Kapının önüne çıktığı zaman sokağı adeta çok uzun bir ayrılıştan
sonra görüyormuş gibi seyretti. Evin karşısındaki camiin kapısında
bir çocuk, gözleri alçak duvardan sarkan incir dallarında,
elindeki sicim parçasıyle oynuyordu. Belki de biraz sonra bu incirin
vadedilmiş lezzetlerine doğru yapacağı hücumu düşünüyordu.
-Ve tıpkı yirmi sene evvel benim oturduğum ve düşündüğüm gibi...
Fakat o zaman cami böyle değildi...- Büyük bir kederle düşüncesini
tamamladı: -Ne de mahalle...-
Sokak ışık içindeydi. Mümtaz bu ışığa dalgın dalgın baktı.
Sonra tekrar çocuğa, tekrar incir dalına ve onun üstünden -camiin,
kurşunları bir elden eldiven gibi çıkarılmış veya bu incir ağacının
meyvasının kabukları gibi kolaylıkla soyulmuş- kubbesine baktı.
-Elagöz Mehmet Efendi...- diye düşündü. -Hala şu adamın kim olduğunu
öğreneceğim!..- Eyüp'te bir camii daha vardı ve türbesi
oradaydı. Fakat vakfiyeyi bulabilecek miydi?
İİ
Mümtaz'a verilen adreslerin çoğu yanlıştı. İlk uğradığı evde
Fatma ismindeki hastabakıcı hiç oturmamıştı. Sadece evin kızı hastabakıcı
kursuna girmişti. Kız, onu gülümseyerek karşıladı. -Harp
olursa bir işe yarayayım diye kursa yazıldım. Fakat daha hiçbir şey
bilmiyorum...- Sesi ciddiydi. -Ağabeyim askerde... Onu düşünerek...-
İkinci uğradığı evde hakikaten bir hastabakıcı oturuyordu.
Fakat üç ay evvel kendisi Anadolu'da bir hastahanede iş bulmuş,
gitmişti, Mümtaz'ı karşılayan annesi, -Bakayım, kızımın arkadaşlarından
birisini görürsem, tenbih ederim...- diyordu.
Mümtaz, oyunu bozmamak isteyenlerin sabrı ile bir kağıda adresini
yazdı. Ev fakir ve eskiydi. -Kışın ne yaparlar? Nasıl ısınırlar?-
diye düşüne düşüne uzaklaştı. -Ne yaparlar? Nasıl ısınırlar?..-
Bu sual hiç olmazsa bu anda garipti. Bu Ağustos sonu sabahı
bütün sokaklar bir fırın ağzı gibi insanı kapıyor, çiğniyor, yutuyor,
sonra kendisinden bir sonrakine geçiriyordu. Ara yerde bir gölge
parçası, bir yol ağzında serince bir nefes sanki hayatı hafifleştiriyordu.
-İhsan, bu yaz kütüphanelerden uzakta kalamam... Behemehal
birinci cildi bitirmeliyim!- demişti. Birinci cilt. Mümtaz, ince
satırlarla dolu kağıtları gözünün önünde gibi görüyordu. Kırmızı
mürekkeple haşiyeleri, büyük çıkmaları, kendi kendisiyle bir
kavgaya benziyen yazı bozuluşları... Kim bilir, belki de kitap hiç
bitmeyecekti. Bu düşüncenin azabı ile sokaktan sokağa giriyor, köşebaşındaki
bakkallarla, kahvecilerle konuşuyordu. Evinde bulduğu
tek hastabakıcı, -Kocam hasta, onun için izin aldım, işsiz değilim.
Onu hastahaneye yatırdıktan sonra vazifeme döneceğim- demişti.
Kadının yüzü bir harabeye benziyordu.
Mümtaz, ister istemez:
-Nedir hastalığı? diye sordu.
-Felç geldi. Ben yoktum. Eve vücudunun yarısı sarkık getirdiler.
O anda akıl etselerdi, hastahaneye yatardı. Şimdi doktorlar,
ikinci bir yer değiştirmek için on gün beklemeli, diyorlar. O zalim
kadına kaç defa yalvardım, bırak şu adamın yakasını diye... Parası,
pulu yok, genç, güzel değil, kendine daha iyisini bul... Hayır, illaki
o... Şimdi üç çocukla kaldık.
Mümtaz, bu aile faciasının eşiğinde karşısındakine; -Allahaısmarladık!-
dedi. Üç çocuk, mefluç bir koca... Bir hastabakıcı maaşı.
Büyükçe bir evin iki odasında oturuyorlardı. Su küpleri bile sofada
duruyordu. Bu demekti ki, bir mutfakları, belki ayakyolları bile
yoktu. Kim bilir hangi zengin memurun, defterdar veya mutasarrıfın,
kızını evlendirirken yaptırdığı ahşap bir evdi bu. Dışarıdan
dökülmüş boyasına rağmen ne kadar itinalı yapıldığı görülüyordu.
Pencere kenarları, cumbalar, çatı, hep inceden inceye yontulmuştu.
İki yandan beş ayak merdivenle kapısına çıkılıyordu. Sağ tarafında
bir de kömürlük kapısı vardı. Fakat mal sahibi kömürlüğü bir kömürcüye
kiralamıştı. Belki mutfak da ayrıca kirada idi.
Bir kömür kamyonu, bütün sokağı kapamış, cüssesiyle, devrile,
sarsıla geliyordu.
Mümtaz, yan sokaklardan birine saptı...
Mümtaz, bir yaz evvel bu sokaklarda, belki bugünkülerden birinde,
Nuran'la dolaştığını, Kocamustafapaşa'yı, Hekimalipaşa'yı
gezdiklerini düşünüyordu. Genç kadınla yan yana, adeta vücudu
vücuduna girmiş, sıcakta, alnındaki terleri silerek, konuşa konuşa
bu medresenin avlusuna girmişler, biraz evvelki çeşmenin kitabesini
okumuşlardı. Bu, bir sene evveldi. Mümtaz, etrafına, bu bir sene
evveline dönebilmek için, en kısa bir yol arar gibi bakındı. Yedişehitler'e
kadar geldiğini gördü. Fatih şehitleri, küçük taş lahitlerde
yan yana uyuyorlardı. Sokak tozlu ve dardı. Yalnız şehitlerin bulunduğu
yerde meydanımsı bir şey genişliyordu. İki katlı, fakat o küçük
spor otomobilleri gibi, neredeyse mukavvadan zannedilecek
fakir bir evin penceresinden bir tango sesi geliyor, yol ortasında toza
bulanmış kız çocukları oyun oynuyorlardı. Mümtaz, onların türküsünü
dinledi:
Aç kapıyı bezirganbaşı, bezirganbaşı
Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?
Çocukların hepsi gürbüz ve güzeldi. Fakat, üstleri başları perişandı.
Bir zamanlar Hekimoğlu Ali Paşa'nın konağı bulunan bir
mahallede bu hayat döküntüsü evler, bu fakir kıyafet, bu türkü ona
garip düşünceler veriyordu. Nuran, çocukluğunda bu oyunu muhakkak
oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı
türküyü söylemişler ve aynı oyunu oynamışlardı.
-Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Çocuklarımızın
bu türküyü söyliyerek, bu oyunu oynıyarak büyümesi; ne Hekimoğlu
Ali Paşa'nın kendisi, ne konağı, hatta ne de mahallesi. Her şey
değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmiyecek olan,
hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.-
İhsan, bunları ne kadar güzel anlardı. Bir gün, -Her ninnide
milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır!- demişti. Fakat İhsan hasta
idi, Nuran, onunla dargındı ve gördüğü gazete manşetleri gergin
vaziyetten bahsediyorlardı. Sabahtan beri düşünmemeğe, zihninin
bir tarafına atmağa çalıştığı şeylerin hücumu altında idi.
Zavallı çocuklar, bir barut fıçısının üzerinde oynuyorlardı. Fakat
türkü, eski türkü idi; demek barut fıçısı üzerinde de hayat devam ediyordu.
Yavaş yavaş bir düşünceden öbürüne gcçerek yürüyordu. Bu
taraflardan hiç kimseyi bulamıyacağını anlamıştı. Elindeki son adresi
çok arkada bırakmıştı. Onu da yokladıktan sonra, Amerikan Hastahanesi'ndeki
bir akrabasına telefon edecek, bir de o taraflarda arıyacaktı.
Sefil, perişan mahalleler, yoksulluk yüzünden bir insan çehresini
andıran eski evler arasından geçiyordu. Etrafında bir yığın perişan
ve hasta yüzlü insan vardı.
Herkes neşesizdi. Herkes yarını, büyük kıyameti düşünüyordu.
Bari, şu hastalık olmasaydı. Ya kendisini de çağırırlarsa, İhsan'ı
hasta bırakarak gitmeğe mecbur kalırsa?
Eve geldiği zaman Macide'yi uyuyor buldu. İhsan'ın nefesi
muntazamdı. Doktor, iyi haberler bırakarak gitmişti. Ahmet, büyük
annesiyle, babasının başı ucunda idi. Sabiha, annesinin ayağı ucunda
kıvrılmış, bu sefer sahiden uyuyordu.
Garip bir sükunet içinde odasına çıktı. Hemen hemen bütün
dünyasını görmüştü; hemen hemen... Çünkü, Nuran'dan habersizdi.
Nuran, acaba ne yapıyordu?
İİİ
Mümtaz'ın hayatında İhsan'la karısının çok büyük bir yeri
vardır. Babasının ve annesinin birkaç hafta ara ile ölümünden sonra
onu amcasının oğlu büyütmüştü. Macide ve İhsan, İhsan ve Macide.
Nuran'ı tanıyana kadar hayatı hemen hemen bu ikisinin arasında
geçmişti. İhsan, onun hem babası, hem hocası idi.
Macide iyileştikten sonra, iki sene için gittiği Fransa'da bile
ağabeyisinin tesiri devam etmiş, hatta daha iyisi bu yeni muhitte ve
o kadar cazip şeyler arasında biraz da bu tesir yüzünden ilk sarhoşluklardan
kurtulmuş, vakit israf etmemişti.
Macide ise, kadın şefkatine ve güzelliğin terbiyesine en muhtaç
olduğu zamanda onun hayatına girmişti. Onu düşünürken
Mümtaz, benim çocukluğumun bir kısmı bir bahar dalı altında geçti,
derdi. Hakikatte de böyle idi. Onun için İhsan'ın bu seferki hastalığı,
zaten sıkıntı içinde olan genç adamı temelinden sarsmıştı.
Doktorun ağzından zatürree kelimesini duyduğu andan itibaren, garip
bir teheyyüç içinde yaşıyordu.
Mümtaz, bu psikolojiyi ömründe ilk defa olarak tanımıyordu.
Onun için benliğini, o sular altında uyuyan, fakat herşeyi idare eden
kesif tabakayı biraz da bu korku yapardı. İhsan, daha o çocukken
içine çöreklenen bu yılanı, kökü kalbinde ağacı ondan sökebilmek
için çok uğraşmıştı. Fakat asıl Macide'nin eve gelişi ile Mümtaz
iyileşmiş. yüzünü güneşe çevirmişti. Onun eline geçene kadar
Mümtaz, herşeye küskün, etrafa kapalı, gökten yalnız felaket bekleyen
bir mahluktu ve bunda da haklıydı.
Mümtaz'ın babası, S...'nin işgali gecesi, oturdukları evin sahibine
düşman olan bir Rum tarafından ve onun yerine öldürülmüştü.
Şehrin düşeceğine yakındı. Birçok aileler şehri daha evvelden
terketmişlerdi. Adamcağız da o gece karısiyle çocuğunu götürmek
için vasıta bulmuştu. Denkler, herşey hazırlanmıştı. Bütün günü bu
işler için dışarıda geçirmişti. Akşamdan biraz sonra eve gelmiş,
haydi! demişti; biraz bir şey yiyelim, bir saate kadar yola çıkacağız.
Yollar henüz açık. Sonra yere serilen bir örtü üzerinde yemeğe
oturmuşlardı. Tam o esnada kapı çalınmıştı. Hizmetçi, birisinin kapıda
beyi beklediğini haber vermişti. Babası, bütün gün akşama kadar
peşinden koştuğu yük arabasına dair bir haber geldiği zanniyle
koşmuştu. Sonra bir silah sesi, tek, kuru, hatta akissiz bir ses. Ve
koskoca adam bir eli karnının üstünde, adeta sürünerek, yukarıya
kadar çıkmış ve orada sofada, yere yıkılmıştı. Bunların hepsi beş
dakika bile sürmemişti. Ana oğul ne aşağıda konuşulanları, ne de
gelenlerin kim olduğunu öğrenmişlerdi. Sadece silah sesinin arkasından
yokuş aşağı bir koşuşma olmuştu. Daha onlar, olup bitenin
şaşkınlığı içinde iken, yakından top sesleri duyulmağa başlamıştı.
Biraz sonra komşular gelmiş, ihtiyar bir adam onları ölünün üstünden
kaldırmağa çalışmış, -Bu kadar iyiliğini gördük. Şu adamı
açıkta bırakmıyalım, gömelim, şehittir, elbisesiyle gömülür- demişti.
Sonra isli bir fenerle yarı çılgın bir bahçıvanın tuttuğu henüz
denge girmemiş petrol lambasının ışığı altında, bahçenin bir köşesinde,
büyükçe bir ağacın dibinde, alelacele bir mezar kazmışlardı.
Mümtaz bu sahneyi hiç unutamadı. Annesi yukarıda hep ölünün
üstünde ağlıyordu. Kendisi bahçe kapısının bir kanadına yapışmış,
büyülenmiş gibi oradan ağacın dibinde çalışanlara bakıyordu.
Üç insan, ağacın dalına astıkları bir fenerin altında çalışıyorlardı.
Fenerin ışığı ikide bir rüzgarla kısılıyor, sönecek gibi oluyor, ihtiyar
bostancı ceketinin eteğini kaldırmış, lambanın sönmemesine
dikkat ediyordu. Bu iki ışık altında gölgeler büyüyor, küçülüyor,
top sesleri arasından annesinin çığlığı kazma seslerine karışıyordu.
Sona doğru hava birden kızıllaşmıştı. Bu kızıllık evin bulunduğu
taraftan geliyordu. Şehir alabildiğine yanıyordu. Hakikatte yangın
bir saat evvel başlamıştı. Bahçedekiler şimdi kıpkırmızı bir göğün
altında çalışıyorlardı. Bir an sonra tek tük şarapnel parçaları bahçeye
düşmeğe başladı. Sonra şehirde büyük, bendini yıkmış sularınkini
geçen bir uğultu başladı. Bu her türlü sesten bir mahşerdi. Bir
adam bahçenin çitinden içeriye atladı. Şehre giriyorlar, diye bağırdı.
O zaman hepsi birden durdular. Fakat annesi aşağıya inmiş yalvarıyordu.
Mümtaz daha fazlasına dayanamadı, eli birdenbire tutunduğu
kapının kanadında gevşedi ve yere yıkıldı. Olduğu yerde
kulağına birtakım sesler geliyor, fakat etrafındakilerden büsbütün
başka şeyler görüyordu. Babası her akşam yaptığı gibi büyük kesme
billur lambanın şişesini çıkarmış, onu yakmağa çalışıyordu.
Uyandığı zaman kendisini çitlerin dışında buldu. Annesi, yürüyebilecek
misin? diye soruyordu. Mümtaz şaşkın şaşkın etrafına bakındı;
hiçbir şey anlamadan, -yürürüm- dedi. Kendisinden yürümesi
isteniliyordu. O da yürüyecekti.
Mümtaz bu yolculuğu bir türlü tam olarak hatırlıyamazdı.
Hangi tepeden şehrin yanışını seyretmişler? Hangi büyük yolda o
yüzlerce insanlık acayip, perişan, mustarip kafileye katılmışlardı?
Kim onları sabaha karşı o yaylıya koymuş, kendisini arabacının yanına
oturtmuştu? Bunlar cevapsız kalan suallerdi.
Hafızasında gerisi gelmeyen birkaç hayal vardı. Bunlardan biri,
annesinin yola çıkar çıkmaz değişmesiydi. Artık o, kocasının
ölüsü üzerinde ağlayan, sızlayan kadın değildi. Yola çıkmış, oğlunu
ve kendisini kurtarmağa çalışan kadındı. Sessiz, sedasız, küçük
kafileyi idare edenlerin dediklerini yapıyordu. Oğlunun elinden sıkı
sıkı tutmuş, yürüyordu. Mümtaz avuçlarında hala bu kilitlenmenin,
belki ölümün ötesine kadar sürecek kavrayışını duyardı.
Bazen hayal daha vazıh olur. Annesini yanıbaşında, yırtık çarşafı,
zayıf ve kaskatı yüzü ile, dimdik gördüğü olurdu. Sonra arabada,
başını her arkaya çevirişinde onu biraz daha solgun, erimiş yüzü,
hapsedilmiş gözyaşlarıyle adeta bir yara haline gelmiş, herşeyden
biraz daha uzak görürdü.
İkinci geceyi, bozkırı adeta tek başına bekleyen beyaz, kireç
sıvalı geniş bir handa geçirmişlerdi. Hanın merdiveni dışarıdandı
ve odaların pencereleri sonbaharda öte beri kurutulan yere açılıyordu.
Mümtaz bu odalardan birinde dört beş çocuk ve bir o kadar kadınla
beraber yatmıştı. Hanın kapısının önünde araba ve ahıra sığmayan
bir yığın deve ile katır vardı. İçiçe girmiş, dinlenen bu hayvanlardan
biri silkinince, hepsi birden harekete geçiyor, küçük çan
sesleri, nöbetçilerin bağırışları, küçük bir rüzgarın ve sessizliğin
kim bilir nerelerden, hangi uzak dağların eteğinden, ıssız vadilerden,
insansız kalmış köylerden toplayıp, odalarını aydınlatan isli
lambanın etrafına getirip yığdığı bozkır gecesini, onun sessizliğini,
gurbet duygusunu bozuyordu. Arada sırada kapının önünde karanlıkta
cıgara içen erkeklerin yüksek sesle konuştukları şeyler yukarıya,
onlara kadar çıkıyordu. Bunlar manasını anlamadan, içini
ümitsizlikle, hınçla dolduran, o zamana kadar farkına varmadan yaşadığı
hayatı, küçük, nazlı, iyilikle dolu hayatı birdenbire kendisi
için çok katı, çok zalim ve anlaşılmaz yapan kelimeler, cümlelerdi.
Sonra açık pencereden bir rüzgar kabarıyor, çarşaflardan yapılmış
perdeler şişiyor, etrafındaki gürültülere daha uzak yerlerden gelen
gürültü karışıyordu.
Geceyarısına doğru büyük bir şamata ile uyandılar. Zaten etraftaki
sessizlik o kadar tam, o kadar sert, fakat çok ince bir madde
gibi bütün hayatlarını örtmüştü ki, en ufak ses, en küçük gürültü,
kırılan bir camdan içeriye düşen bir madde gibi büyük bir şangırtıyla,
bir yıkılış, bir devriliş hissiyle onlara geliyordu. Hemen herkes
pencereye ve hatta dışarıya üşüştü. Yalnız Mümtaz'ın annesi,
olduğu yerde kalmıştı. Bunlar dört atlıydılar. Atlılardan biri, terkisinden
bir şey indirdi. Atların burnuna kadar sokulan Mümtaz, bir
genç kadının:
-Emmi, Allah senden razı olsun, diye mırıldandığını işitti.
Hancının tuttuğu ışıkta kadının büyük siyah gözleri görünüyordu.
Vücudunun alt kısmı, afyon tarlalarında çalışan kadınların kullandığı
cinsten bir peştemalla örtülü idi. Belden yukarısında bir efe ceketi
vardı. Yeni gelenler, demin, odalara çay getiren hancı çırağının
uzattığı testiden su içtiler, hancının verdiği ekmekleri aldılar, kıl
torbaları arpa ile doldurdular. Herşey evvelden hazırlanmış gibi
çarçabuk oluverdi. Hanın önünde oturan erkekler hep havadis soruyorlardı.
-S...'nin üstünde muharebe oluyor. Yarın akşama kadar vaktiniz
var. Fakat çok gecikmeyin, arkadan büyük kalabalık geliyor.
Sonra hemen, veda etmeden atlarını mahmuzladılar. Nereye
gidiyorlardı? Ne işleri vardı?
Mümtaz yukarıya annesinin yanına çıktığı zaman, demin gelen
kadının on sekiz, yirmi yaşlarında bir kız olduğunu, annesinin yanına
olduğu gibi boylu boyunca uzanmış, gözleri açık, yüzü adeta kaskatı,
hıçkırdığını gördü. Annesi biraz geriye çekilerek ona yer açtı.
Mümtaz bu genç kızı yalnız birkaç saat gördü. Fakat o geceden sonraki
uykularında, onun, bütün gece vücudunda duyduğu yakınlığının
verdiği duyguyu duydu. Uzun zaman, o gece birkaç kere olduğu
gibi, onun kolları arasında, onun göğsü göğsünde ve saçları yüzünü
örtmüş, yahut alnı nefesiyle buğulu uyandı. Genç kız ikide bir
teheyyüçle uyanıyordu. O zaman kesik, adeta insan dışı hıçkırıklarla
inliyordu. Bu, belki annesinin dalgın sükutu kadar acı bir şeydi.
Fakat uykuya dalar dalmaz, bacakları ve kollarıyle Mümtaz'ı kavrıyor,
sanki annesinin koynundan zorla çekiyor, yüzü bütün bir saç ve
nefes kalabalığıyle yüzüne geçiyor, yahut onu göğsünün tam ortasına
çekip bastırıyordu. Mümtaz sık sık bir kucaklayıştan veya iniltilerden
uyandıkça, bu yabancı ve bilinmedik iştihalarla dolu vücudu
bu kadar kendisiyle içiçe görmekten şaşırıyor, bütün vücuduyle, bir
akşam evvel ilk tecrübesini yaptığı ölümden başka türlü ölmeğe hazır
bu vücut, yaklaştığı her şeyi adeta nefesinde yumuşak bir maden
gibi eriten bu nefes, bu acayip ve gergin yüz onu korkutuyor, hala
yanmakta devam eden gaz lambasının ışığında gözlerinin kendinde
olmayan pırıltısını görmemek için gözlerini yumuyordu.
Sanki kendi başına işleyen bu ten iştihasının, bu sıcak sokuluşun
ve onların boşluğunu tam zıddıyle dolduran iniltilerin hiç tatmadığı
cinsten bir büyüsü vardı. Onun için bir türlü bu kucaklayıştan
kendisini kurtaramıyor, ılık ve kokulu bir suda uyumuş yorgun
bir insanın hem boğulmaktan korkan, hem de uykunun uyuşukluğundan
kendisini bir türlü kurtaramayan o garip ve ikizli haliyle
onlara kendisini terkediveriyordu. Bu, o zamana kadar tatmadığı
bir duyguydu. O zamana kadar muayyen duyumların ötesine geçmeyen
vücudu, sanki yepyeni bir dünyaya açılmıştı; bir nevi sarhoşluk
içinde vücudunun hiç bilmediği ve tanımadığı noktalarına,
sade lezzet anları taşınıp duruyordu. İçinde bazı uyku sonlarını andıran
çok lezzetli bir tükenme duygusu, hatta bu sıcak kavrayış ve
sokuluşların içinde bir tükenme arzusu vardı. Ve bu arzu en son
haddine, şuurun kaybına vardığı, insan ve etrafının adeta birleştiği
anda bütün o yorgunluk ve acıların harap ettiği beden birdenbire
uykuya geçiyordu. Gariptir ki, uyku başlar başlamaz hep bir gece
evvel bayıldığı zamanki rüyayı, babasını, büyük kesme billur petrol
lambasıyle görüyor, fakat hayal, kendisini ilk defa doyuran
acıyle beraber geldiği için onu çok defa şiddetle uyandırıyor. O zaman
içindeki acı, kucağında yattığı genç vücuttan bütün uzviyetini
kaplıyan hazla birleşiyor, garip, çift manalı ve vücutlu bir şey oluyordu.
Sabaha karşı tam uyandığı zaman kendisini genç kızın kolları
arasında, çenesi küçük çenesine dayanmış, bütün uzviyetiyle kendisine
sahip buldu, gözleri yüzüne garip bir ısrarla açılmıştı. Mümtaz
bu gözleri görmemek için gözlerini tekrar kapadı ve korka korka
annesine doğru döndü.
İkinci hatıra böyle karışık değildi. O günün ikindisinden sonra
idi. Bindikleri araba kafileyi çok geride bırakmıştı. Annesi, üç kadın
ve kendisinden çok küçük iki çocukla beraber arabanın içindeydiler.
Dün akşamki genç kız da orada, yaylının tam arkasına düşen tarafındaydı.
Arabacı B...'a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak
arabanın içine doğru başını çeviriyordu. Mümtaz bu konuşma ve
anlatma ihtiyacının genç kıza hitap ettiğini iyi biliyordu. Fakat
genç kız ne ona, ne de atını arabanın yanından ayırmayan jandarmaya,
ne de hiç kimseye tek kelime söylüyordu. Dün geceki iniltileri
kesilmişti. Mümtaz, onu görmek ihtiyacıyle çıldırıyor; fakat
buna cesaret edemediği için başını çevirip annesini bile aramıyordu.
Genç kızdan adeta korkuyor ve bu korku zaman zaman omuzunu
omuzuna dayandıkça çok insafsız bir şey oluyordu.
Bu, garip, dün akşamın sıcaklığından mahrum, fakat onların
hatırasıyle dolu bir temastı ve genç adam farkında olmadan onların
kendisine doğru gelmesini arzu ediyor, bu bekleyiş içinde omuzu
adeta katılaşıyordu. İşte bu bekleyişlerden birindeydi ki, gözü arabacının
elinde tuttuğu meşin kırbacın ucundaki mavi boncuklarda,
hiçbir şey düşünmeden beklerken o zamana kadar duyduğu acıların
çok üstünde, çok değişik, her ayrılığı atlamaya hazır, aralarındaki
her mesafeyi küçük gören bir acıyle, babasını hatırladı. Onu bir daha
göremiyecekti. O sonuna kadar hayatından çekilmişti. Mümtaz
bu anı bütün hayatında unutamazdı. Herşey olduğu gibi gözlerinin
önünde idi. Meşin kırbacın ucunda mavi boncuklar, sonbahar güneşinin
içinde olduklarından daha başka türlü parlak, bir kısmı havada,
bir kısmı kendi önündeki atın kalçası üstünde parlıyordu. Atlar
yelelerini sallıyarak koşuyorlardı. Biraz ilerilerindeki bir telgraf
direğinin ucundan geniş kanatlı bir kuş havalanmıştı. Etraf sapsarıydı
ve arabaların gürültüsünden, arabanın içinde ağlıyan üç yaşındaki
kızın sesinden başka hiçbir ses yoktu, kendisi arabacının yanındaydı,
arkasında dün akşam sabaha kadar onu kucaklayan, bilmediği
bir iştihayı onun kapalı vücudunda yıkan genç kız ve onun tam karşısında
da ne olduğunu, hatta ne olacağını bilmediği annesi vardı.
Birdenbire babasını olduğu gibi karşısında gördü ve bu hayal
ona bir daha onu görmeyeceğini, sonuna kadar onun varlığından
uzak kalacağını, bir insanı bir daha görmemenin, sesini bir daha
işitmemenin, bir daha hayatına girmemenin keskin ve yenilmez
acısıyle ona hatırlattı.
Tam bu esnada belki de geçirdiği fenalığın farkına varan köylü
kız düşmesin diye onu tutmuştu. Böylece, bir gece evvelin garip
duyumları, babasının ölümüyle yeni baştan ve çözülmez bir şekilde
birleşti. İçinde büyük bir günah işlemiş duygusu vardı; kendisini
bilmediği şeylerden mücrim sanıyordu. Belki de o anda sormuş
olsalar, babamın ölümüne ben sebep oldum, derdi. Bu çok korkunç
bir duygu idi. Kendisini son derecede sefil buluyordu. Bu garip ruh
hali Mümtaz'da senelerce devam edecek, her adım atışında ayağına
takılacaktır. İlk gençliğine girdiği devirlerde bile Mümtaz bu
hislerin içinde kalacaktır. Rüyalarının bir tarafını dolduran hayaller,
o garip tereddütleri, korkuları, hayatının zenginliğini ve ıstırabını
yapan bir yığın ruh hali hep bu ikiz tesadüfe bağlıdır.
Genç kız B...'de onlardan ayrıldı. Şehrin yarı harap sokaklarından
birinde büyük bir güneş lekesinin içinde araba durdu. Hiçbir
şey demeden, kimseye bakmadan kız arabadan atladı. Koşa koşa atların
önünden karşı tarafa geçti ve oradan Mümtaz'a son defa baktı.
Sonra yine koşa koşa yan sokaklardan birine saptı. Mümtaz ilk
ve son defa, bu güneşin içinde onun yüzünü gördü. Sağ şakağından
çenesine kadar henüz iyi olmuş bir bıçak yarası vardı. Bu yara yüze
garip bir sertlik veriyordu. Fakat Mümtaz'a bakarken gözlerinin
içi güldü ve çehresi yumuşadı.
Bundan iki gün sonra bir akşamüstü Mümtaz'la, annesi,
A...'ya geldiler ve uzak bir akrabanın evine indiler.
İV
Burası Akdeniz'di. Mümtaz, Akdeniz'in ne olduğunu, nasıl bir
hayat rahatlığiyle insanı kavradığını, güneşin, berrak havanın, ufkun
çizgisine kadar uzanan ve her dalgayı, her kıvrımı kendi kenarlariyle
göze nakşeden sarahatin, insanı nasıl terbiye ettiğini, ruhumuza
nasıl doğduğunu, hulasa üzümle zeytini, mistik ilhamla vazıh
düşünceyi, en çetin ihtirasla ferdi huzur endişesini elele yürüten tabiatın
mahiyetini sonra kitaplardan öğrendi. Fakat onları o yaşta
bilmemesi, onlardan lezzet alınaması demek değildi. Buradaki zamanı,
hayatının sürüp giden kötü tesadüflerine rağmen onun için
ayrı bir mevsim oldu.
S...'de hayatlarının bir tarafını yakan humma burada da vardı.
Her gün şehir yeni bir havadisle çalkalanıyor, bugün yukarılarda
büyük bir isyandan korku ile bahsediliyor, ertesi gün, akşam üstü
unutulacak bir zaferin müjdesi sokakları neşe ile dolduruyordu. Hemen
her sokak başında münakaşalar oluyor, geceleri yarı gizli sevkiyat
yapılıyor, malzeme gönderiliyordu. Evlerinin karşısındaki
otel her gün yeni baştan dolup boşalıyordu.
Fakat bunlar elmas kadar parlak bir güneşin altında, bin türlü
arızasında onu kabul eden, onunla değişen, hiddetli sükuneti, uzun
baygınlıkları, lezzetleri hep onunla beraber yürüyen bir denizin
karşısında, bayıltıcı portakal çiçeği, hanımeli, fül kokuları arasında
oluyordu.
Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında
er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç
mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor.
-Sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, herşey elimden
gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından
uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime
benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve
hüzün olamaz. Ben, şarabın neşesi ve balın tadıyım- diyordu.
Ve bu nasihati dinleyen hayat, her üzüntünün üstünde cıvıl cıvıl
ötüyordu. Her gün bir iki vapur ve bir yığın deve ve mekkarenin
taşıdığı yükler, yolcular, evlerinin karşısındaki otelin önüne indiriliyor,
denkler açılıyor, tekrar yükleniyor, çivileniyor, tahta sandıklara
maden kuşaklar vuruluyor, yolcular kapının önündeki iskemlelere
oturup konuşuyorlar, pencerelerden bir fütürist tablo gibi
sade göz, sade kulak ve tecessüs, yahut arzulu kadın başları uzanıyor,
arsız İtalyan neferleri işsizlikten kapıların önündeki çocuklarla
saatlerce oynuyorlar, Caromio diye diye onları çağırıyorlar, fırınlara
ev hanımlarının yaptıkları börek, baklava tepsilerini taşıyorlar,
biraz arsızlık edip de azarlandığı zamanlarda pek mahçup olmuş
gibi başlarını eğiyorlar ve arka sokaktan dolaşıp gelmek için
sırıta sırıta uzaklaşıyorlardı. Deppoyun önünde dünyanın en sulhperver
hayvanlarına, iri develere güreş yaptırıyor, tabiatın bu ölçüsüz
ve sakin mahluklarını insan aklına uymuş görmekle herkes mesut
oluyordu. Geceleri kız, erkek çocuklar şarampole, daha başka
taraflara ay ışığında ve zifiri karanlıkta evlerinin bahçesine su bağlamağa
gidiyordu. Hulasa, hayat dar, fakat tabiat geniş ve munisti.
Mümtaz geldiğinin daha ikinci günü bir yığın arkadaş bulmuştu.
Evin çocuklarıyle beraber çıkıp geziyorlar, portakal bahçelerine,
Karaoğlan'a gidiyorlardı. Hatta şehrin dışındaki cevizliğe kadar
uzanmışlardı. Mümtaz sonraları Kozyatağı'nı bu cevizliğe benzettiği
için sevmişti. Fakat ekseriya gündüzleri Mermerli'de veya iskelede
deniz kenarında vakit geçiriyorlar, akşama yakın Hastahane
üstüne çıkıyorlardı.
Mümtaz burada, yoldan denize kadar inen büyük kayalar üstünde
oturup akşam saatlerini geçirmeği severdi. Bey dağlarının üstünde
güneş, sanki kendi ölümünün ayinini ve kendi yaldızdan ve
koyu lacivert gölgelerden lahdini hazırlıyormuş gibi, bu dağların
kıvrımlarına altın ve gümüş zırhlar geçirir, sonra alçalan ve arkaya
devrilen kavis, bir altın yelpaze gibi açılır, büyük ışık parçaları şuraya,
buraya ateşten yarasalar gibi uçar, kayaların üstüne asılırdı.
Bu, bir mevsim gibi bereketli, velut saatti. Çünkü gündüzleri, sadece
yosunlu, rüzgarın, yağmurun sünger gibi delik deşik ettiği taş
parçaları olan kayalar, bu saatte birdenbire canlanırlar, birdenbire,
kudretleri ve cüsseleri insanın çok üstünde, talih gibi susan ve yalnız
varlıklarının içimizdeki aksiyle konuşan bir yığın hayal varlık,
Mümtaz'ın etrafını alırdı. Ve Mümtaz onların arasında küçücük
cüssesiyle, içinde genişleyen hayat idrakiyle bütün benliğini saran
o acayip, kökü çok derinlerde, korkunun rüzgarında dağılmağa çalışırdı.
Bu, herşeyin ayrı şekilde dirildiği, seslerin kabartma kazandığı,
derinleşen, dost yüzünü, sıcaklığını kaybeden göklerin altında
insanoğlunun namütenahiye doğru küçüldüğü, tabiatın bize her taraftan
-ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana
dön, terkibime karış, herşeyi unutur, eşyanın rahat ve mesut uykusunu
uyursun- dediği saatti. Mümtaz bu sesi ta belkemiklerine varıncaya
kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmamak
için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.
Bazen de daha ilerilere, denize çok yukarıdan bakan kayalıklara
kadar gider, orada yosun bakışlı uçurumun kenarında, durulmuş
suyun yeşil ve somaki bir ayna gibi akşamın son ganimetlerine
açılışını, bir anne rahmi gibi bu ışık parçalarını alışını ve yavaş
yavaş onların üstüne kapanışını, örtülüşünü seyrederdı. Ta yerin altından,
ilerleyen ve gerileyen dalgaların sağır gürültüsü, küçük piyanolar,
aşk fısıltıları, kanat çırpışları, şıpırtılar, hulasa bilinmeyen
varlıkların, yalnız günün bu saati için yaşayan, akşamla gecenin
arasındaki geçidi doldurduktan sonra kim bilir hangi sedef kabuğunda,
balık pulunda, kaya çukurunda, ay ve yıldız aksinde uyuyan
binlerce varlığın sesleriyle kenarları pul pul, akisleri renkli büyük
davetler onu çağırırdı. Nereye çağırırlardı? Mümtaz bunu bilseydi,
belki bu davete koşardı. Çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden
kuvvetlidir. Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini
konuşur.
Mümtaz, bu karanlık aynada henüz başlangıçta olan ömrünün
dost hayallerini, babasının altında yattığı ağacı, olduğu gibi bıraktığı
mesut çocuk saatlerini, han odasında bakir tenine çok derin bir
aşı gibi yapışan köylü kızını, büyük siyah gözlerini her an bu uğultulu
davete koşmağa hazır bir ürperme ile arar, sonra onun sadece
boşluğun aynası olduğunu görünce yerinden kalkar, kabuslu bir rüyadan
çıkar gibi kayaların dev gölgeleri arasından, her adımda sendeliyerek,
solmaya çalışırdı.
Ona öyle gelirdi ki, bütün bu kayalar, o, yanıbaşlarından geçerken
dirilecekler, neredeyse bir el uzanacak bir tarafından onu
yakalıyacak, yahut biri sırtındaki harmaniyi başının üstüne atacaktı.
Çünkü bu kalabalığın gündüz ışığında bile insanı ürperten bir
manzarası vardı. Onlar canlı bir tabiat parçasından ziyade, kim bilir
hangi felaketle oldukları vaziyette donup kalmış mahluklara
benzerlerdi. Fakat asıl korkuncu; muhayyilenin durduğu anlardaki
manzaralarıydı. O zaman hayattan boşaltılmış, ebediyen ona yabancı,
onu inkar eden bir çehre takınırlardı. Sanki -biz hayatın dışındayız,
derlerdi. Hayatın dışında... O, herşeyi besleyen hayat suyu
bizden çekilmiştir. Ölüm bile bizim kadar kısır değilidir.- Hakikaten
çocukken oynamasını o kadar sevdiği ve ömrünün sonuna
kadar seveceği bir balçık parçası bu kayaların yanında ne kadar
canlıydı. Onun yumuşak ve şekilsiz varlığı, her şekli, her iradeyi,
hatta düşünceyi bile kabul edebilirdi. Fakat bu sert kaya parçaları
hayattan ebediyen uzaktılar; rüzgar eser, yağmur yağar, zerre zerre
ufalırlar, dev cüsselerinde derin izler, oluklar peydahlanır; fakat
hiçbiri onlardan ilk felaketin eliyle yoğrulup kaldıkları hali gideremezdi.
Onlar hayat yolunun üzerinde soracak belli hiçbir sualleri
olmadığı için, her suali birden soran sonsuz zamanın içinden gelmiş
zalim, haşin sembollerdi.
Bazen bir yarasa, tam adım attığı yerden fırlar, cinsini bilmediği
bir başka kuş uzakta yavrularını çağırırdı. Kayalıktan sıyrıldığı
zaman içi rahatlardı. Düz şosede adımlarını yavaşlatır, bir daha
gelmem! diye karar verirdi. Fakat bilinmezin lezzeti gariptir, ertesi
akşam yine orada, ya denizin kenarında, yahut sadece yola yakın
bir kayanın üstünde bulunurdu. Bu hazzı tek başına tadabilmek için
daha gündüzden çareler arar, arkadaşlarından ayrılırdı.
Bir gün arkadaşları, onu Güvercinlik'e götürdüler. Bu Hastahane
üstü ile Konyaaltı arasında, şehirden epeyce uzak bir yerde
bir deniz mağarası idi. Bir müddet deniz boyunca yürümüşler, sonra
kayaların arasına sapmışlar, nihayet bir oyuktan yeraltına girmeğe
başlamışlardı. Zifiri bir karanlık içinde ve elleriyle dizleri üstünde
sürtünerek yürümek, Mümtaz'ın pek hoşuna gitmişti. Fakat
bu dehlizin sonunda birdenbire ortalık, güneşe arasından bakılan
taze yaprak yeşili bir aydınlıkla aydınlanmış ve bu aydınlık içinde
asıl mağaraya atlamışlardı. Elleri ve dizkapakları yara ve yırtık
içinde kalmasına rağmen, bu koyu tirşe ile nefti arasında değişen
aydınlık Mümtaz'ı çıldırtmıştı. Denizin oyduğu kaya parçası içinde,
dalgalar çekildiği zaman, durgun, az derin, dibindeki balıklar,
kaya kenarlarındaki yengeç ve böcekler görünecek kadar berrak
sulu, son derecede tabiiye benzer yapılmış rokay bir havuza benzeyen
gölceğiz, ortasındaki küçük taş parçası adasıyle kalıyordu. Burası
mağaranın deniz tarafından yaklaşılabilen kısmıydı. Onun arkasında,
geldikleri taraf daha geniş ve biraz yüksek, fakat hep kaya
parçaları dolu büyükçe bir salon teşkil ediyordu. Dalga çarpıp
mağaranın ağzını örttüğü zaman her taraf yemyeşil oluyordu. Sonra
garip, adeta toprak altından gelen bir yığın gürültü ile su boşanıyor,
etraf güneşli denizin gönderdiği akislerle aydınlanıyordu. O
gün Mümtaz, kısa pantalonuyle, iki eli çenesinin iki yanında, çömeldiği
bir taşın üstünden saatlerce, hiç konuşmadan bu ışık gölge
oyununu seyretti.
Acaba ne düşünmüştü, neyi beklemişti? Bu dalgaların ona getirecekleri
bir şey olduğunu mu sanıyordu; yoksa mağaranın içine
dolup boşalan suyun o acayip uğultusuna mı kendini kaptırmıştı?
Bu seslerde onun için neyin, hangi sırrın daveti vardı?
Akşama doğru bir tesadüfle oraya kadar gelmiş bir kayık kolayca
onları iskeleye getirdi. Mümtaz acele acele arkadaşlarından
ayrıldı ve eve koştu. Gördüğü şeyi annesine anlatmak istiyordu. Fakat
kadın o kadar harap haldeydi ki, hiçbir şey söylemedi ve bir daha
da annesini yalnız bırakmadı.
Günlerini orada, hastanın yatağının yanıbaşında, kah ona bakarak,
kah düşünerek, okuyarak geçirdi. Her gün öğleye doğru telgrafhaneye
gidiyor, annesinin çektiği telgrafın cevabının gelip gelmediğini
öğreniyordu. Sonra hastanın odasına kapanıyor, daima
hareketli, daima canlı sokağın kendisine kadar çıkan gürültüsü içinde
ona arkadaşlık ediyordu.
Akşam oldu mu pencerenin yanına otururdu. Kaç gündür sokakta
küçük bir çocuk peyda olmuştu. Her akşam elinde boş bir şişe
veya başka bir kap, evlerinin önünden, türkü söyliyerek geçerdi.
Mümtaz, daha sokağın başında iken onun sesini tanırdı:
Akşam oldu yakamadım gazımı,
Kadir Mevlam böyle yazmış yazımı,
Doya doya sevemedim kuzumu,
Ben ölürsem yavrum seni döverler.
Mümtaz, annesinin her başını kaldırdıkça, üstüne dikilmiş bakışlarında
bu türkünün güftesine benzer bir mana bulunduğunu
zannederek içi sızlardı. Bununla beraber onu dinlemekten de vazgeçemezdi.
Çocuğun sesi güzel ve gürdü. Fakat henüz çok küçük,
onun için tam nağmenin ortasında ağlayışa benziyen garip yırtılışları
olurdu.
Evlerinin biraz ilerisinde, aşağıya doğru giden sokağın tam başında
türkü değişirdi. Ses birdenbire yükselir, aydınlanırdı. O kadar
ki, evlerin duvarlarında, yolun üstünde, hatta havaya çarptıkça sanki
çok parlak akislerle kırılırdı:
Şu İzmir'in minaresi sedeften, annem sedeften
Sen doldur ben içeyim kadehten, aman kadehten...
Mümtaz, bu ikinci türkü ile küçücük ömrünün henüz manasını
dahi kavramadığı kederlerin içinden çıkar, birdenbire çok ışıklı,
taptaze; fakat bununla beraber yine hasret ve ıstırap dolu başka bir
dünyaya girerdi. Bu, bir ucu İzmir'in Kordonboyu'nda başlayan,
öbür ucu babasının hiç anlıyamadığı ölümünde biten dünya idi.
Orada da kendi çocuk muhayyilesine sığmayan bir yığın şey,
orada da ölüm, gurbet, kan, yalnızlık ve içinde çöreklenen o yedi
başlı ejder hüznü vardı.
Kim olduğunu bilmediği, fakat annesinin de işiteceği korkusu
ile ürpererek yolunu beklediği çocuk geçince, Mümtaz için gün denen
şey kapağını kapatıyordu. Ondan sonra ta ertesi akşama kadar
yekpare bir zaman vardı.
Annesi o hafta içinde bir gece sabaha karşı öldü. Ölmeden evvel
oğlundan su istemiş, sonra ona bir şeyler söylemeğe çalışmış;
fakat bir türlü muvaffak olamamış, sonra yüzü birdenbire sapsarı
kesilmiş, gözleri kaymış, dudakları bir iki defa titredikten sonra
kaskatı kesilmişti. Mümtaz'ın hafızası bu son anı olduğu gibi tespit
etmişti.
Bu ölümün arkasında da bir türlü dolduramadığı uzun bir boşluk
vardır. Belki de çocuk bu sıkıntı günlerini hatırlamağa çalışa
çalışa zihninde bu zaman boşluğunu kendisi yaratmıştı. Yalnız İstanbul'a
gönderilmek için vapura bindirileceği günü bütün teferruatiyle
hatırlıyordu. O gün, onu hısım, akraba hep birden bir eski camiin
avlusundaki küçük bir mezarlığa götürmüşler, orada henüz
düzeltilmiş bir toprak yığınını göstererek, annen burada yatıyor,
demişlerdi. Fakat Mümtaz bu mezarı bir türlü benimsememişti. O,
zihninde annesini babasının yanına gömdü. Zaten aradaki zaman
farkı çok azdı... Orada, büyük ölüm ağacının altında babasıyle beraber
yatması daha iyi ve daha güzeldi. Belki de bütün ömrünce ikisini
beraber görmeğe alıştığı için, ayrı ayrı yerlerde yattıklarını düşünmek
ona ağır geliyordu.
Mümtaz, o günü çok iyi hatırlardı. Her taraf güneş içinde idi.
Aydınlık evlerin tahta duvarlarında, kiremitler üstünde, bembeyaz
şosede ve yol ağızlarından ikide bir karşılarına çıkan deniz parçalarında,
eski camiin sarı boyalı duvarlarında, mezarlığın küçük ve
tozlu ağaçlarında, sivri taşlarında, dönüşte bir aylık arkadaşlarını
oynar gördüğü yıkık kale bedenlerinde, her tarafta billur sazlarını
kurmuş, o acayip, sari, herşeyi yenen hayat şarkısını söylüyordu...
Arılar, sinekler, küçük sokak kedileri, oturdukları evin önünü benimsiyen
köpek, her tarafa dağılmış güvercinler, herkes ve herşey
bu musıkiden, bu davetten sarhoştu.
Yalnız bir kişi, ona öyle geliyordu ki, yalnız kendisi bu ziyafetin
dışındaydı. Talih bir iradesiyle onu herkesten ayırmıştı.
Ne olacaktı? Bunu bilmiyordu. İstanbul'a gidecekti; fakat kimin
yanına? Nasıl karşılayacaklardı? Annesini, babasını bir daha
görmiyecekti. Fakat bu acıya şimdi tek başına kalmış insanın biçareliği
de karışıyordu. İçinde müthiş bir ağlamak arzusu vardı. Bununla
beraber ağlamak istemiyordu. Bu güneşin ortasında, bu her
tesadüf ettikleri insanın adeta bir şarkı mırıldanır gibi geçtiği yolda,
bu berrak denizin karşısında ağlamak, kendisine olmıyacak bir
şey gibi geliyordu. Nihayet ağlamak, biraz da etrafındaki insanları
kendisine acındırmak olacaktı. O insanlar çoktan kendisinden bıkmış
olmalıydılar. Kaç gündür, evde acayip baş sallamaları, kendisini
arkasından takip ettiğini sandığı, adeta omuzunda yakıcı bir şey
gibi duyduğu uzun bakışlar hissediyordu. Bir yük olduğunu sanıyor
ve talihine kızıyordu. Onun için ağlamamalıydı. Fakat bir talihi, garip,
herkesinkinden çok başka bir talihi olduğu da muhakkaktı.
Vapur ikindiye doğru kalkacaktı. Onu bütün aile iskeleye kadar
indirdiler. Orada İstanbul'a götürecek eski bir memurla karısına
teslim ettiler. Mümtaz, talihe küskünlüğü içinde onlarla oracıkta
vedalaşmaktan memnun oldu. Hatta kendisine o kadar dostluk
gösteren evin büyük oğlunun aralarında bulunmadığını fark bile etmedi.
Garip bir tiksinme içindeydi. Bu güneş gözlerine batıyor;
paylaşamadığı bu neşe onu rahatsız ediyordu. Çok karanlık, çok siyah,
sessiz bir yer istiyordu. Tıpkı annesinin mezarı gibi bir yer.
Kuytu bir cami duvarının kenarında, güneşin girmediği, o billur
sazların insan talihiyle alay etmediği, arıların hayattan ve güneşten
sarhoş, vızıldamadıkları, çocukların güneşte kırılmış ayna gibi insana
batan berrak çığlıklarla gülüp konuşmadıkları bir yer...
Uzakta simsiyah cüssesini gördüğü vapur onun için hoşuna gidiyordu.
Hiçbir şey konuşmamış, teşekkür bile etmemiş, sadece el
ve yanak öperek, hatta bütün bunları acele acele yaparak ayrılmıştı.
İstanbul'da, onu büyük yengesiyle İhsan karşıladılar. İhsan
Mısır'daki esirliğinden yeni dönmüştür. Sıhhati Anadolu'ya geçmesine
maniydi. Onun için İstanbul'da gizli bir teşkilatta çalışıyordu.
Babası, evde kardeşinin oğlundan çok bahsetmişti. -İhsan'a bayılıyorum.
İnşallah Mümtaz da büyüyünce ona benzer-, -Bizim ailede
galiba en akıllı adam İhsan'dır-, -Şu çocuk bir kere sağ salim
dönse...- gibi sözler hemen her gün evde geçerdi. Mümtaz babasının
bu sözlerini dinlerken, amcasının kendisinden yirmi üç yaş büyük
oğluna, kendi zihninde başka türlü birkaç sima birden hazırlamıştı.
Fakat vapurda kendisini karşılamağa geldiği zaman, realitenin
bu hazırlanmış çehrelerin hepsinden iyi ve güzel olduğunu anladı.
Bir ayağı sakat, çiçekbozuğu, gözlerinin içi gülen bir adam birdenbire
onu yakalamış; -Emmi oğlu böyle sevilmez...- diye havaya
kaldırmış, -Böyle asık suratlı olma, her şeyi unut...- diye öğüt vermiş,
hatta karşılık beklemeden onunla arkadaş olmuştu.
Mümtaz Şehzadebaşı'ndaki evin hayatına epeyce güç alışmıştı.
Yengesi ihtiyar ve çok acı görmüş bir kadındı. İhsan çok meşguldü.
Hocalığından başka evde de birçok yazması, okuması vardı.
Onun için mektebin dışında hemen hemen günleri yalnız geçiyordu.
Ona evin üst katında İhsan'ın odasının üstündeki odayı vermişlerdi.
Onun yanındaki büyük oda sonraları bir köşesinde onun da
çalıştığı kütüphane idi. Mümtaz ilk defa bu kadar kitapla bir yığın
resim ve öteberi ile karşılaştığı zaman şaşırmıştı. Sonra evin hayatına
alışınca bu kütüphane onu çekmişti. İlk okumaları bu kütüphanenin
tesadüfüyle olmuştu. Roman, hikaye, manasını bir türlü kavrayamadığı
şiir kitapları bu senenin asıl arkadaşlarıydı. Ertesi sene
onu Galatasaray'a verdiler. Bir hafta sonra da İhsan Macide ile evlendi.
Mümtaz ağabeyisinin karısını ilk görüşte beğenmiş, İhsan'ın
adeta alay ederek, nasıl buldun? diye yaptığı işarete farkında olmadan,
çok mesudum, diye cevap vermişti. Mümtaz'ın bu çocukça cevabında
bütün bir hakikat de vardı. Macide etrafındaki herşeye
kendi içindeki saadet duygusunu geçiren insanlardandı. Bu, onun
cevherinde vardı: Güzelliği, iyi ahlakı, sakin tabiatı sonradan hissedilirdi.
Onun gelişiyle evin hayatı derhal değişti. İhsan'ın uzun sükutları
yumuşadı; büyük yengenin mazi hasreti kesildi. Mümtaz'a
ise kendisinden on iki yaş büyük bir arkadaş gelmiş ti. O kadar ki,
aradan birkaç hafta geçince mektebe yatılı girdiğine üzülmeğe başladı.
O zamana kadar kendisini misafir gibi gördüğü ev birdenbire
onun oluvermişti.
İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da
olur. O zamana kadar S...'deki son gecede kendisi için herşeyin bittiği,
hayatın dışında çok hususi bir talihle, herkesten ayrı olarak yaşadığını
sanan Mümtaz, birdenbire kendisini yeni bir hayatın içinde
buldu: Etrafında bir hayat vardı ve o, bu hayatın bir parçasıydı.
Bu hayatın ortasında Macide adlı acayip bir mahluk vardı.
Herşeyi, herkesi peşinden sürükleyen, bir büyü gibi değiştiren küçük
bir kadın... Tatil günlerinde bu küçük kadın Mümtaz'ı mektepten
alıyor, saatlerce aç karnına onunla mağaza önlerinde durarak,
gelen geçene bakarak Beyoğlu'nda geziyorlar, öteberi alıyorlar,
sonra iki mektep kaçağı gibi geç kalmış olmaktan korka korka eve
dönüyorlardı. Mektebe gideceği saatte Macide yine yanıbaşındaydı.
Çantasını o hazırlıyor, giyinişini o idare ediyordu. Bu bir anne
değildi, bir kardeş de değildi, belki koruyucu bir melekti. Varlığı
herşeyi değiştiren, eşyayı insana dost eden, günün saatlerine tatlı
bir hava geçiren sırlı bir mahluk.
Mümtaz İhsan'ı daha sonra, asıl onun fikir hayatına girince tanıdı.
Hiç farkına vardırmadan çocuğu takip etmiş, istidat ve temayüllerini
öğrenmiş, onları beslemişti. Daha on yedi yaşında Mümtaz
kendisini bir eşiğin önünde, onu geçmek için hazır bulunuyordu.
Eski divanları okumuş, tarih zevkini almıştı. Tarih dersini, onlara
İhsan veriyordu. Sınıfta ilk defa amcasının oğlunu görünce,
ben tanıdığım insandan nasıl bir şeyler öğrenirim?.. diye düşünmüştü.
Fakat ders başlayınca bunun tanıdığı insandan büsbütün
başka biri olduğunu anlamıştı. Daha ilk günden bütün sınıf ona
hayran olmuştu. İhsan onlar için Ganimed'in kartalı gibi bir şey olmuştu.
Daha ilk günde yakalamış, vakıa herhangi bir Olimposa çıkarmamış;
fakat hiç olmazsa kendi kendilerine yürüyecekleri bir
yolun başına getirmişti.
Seneler geçtikten sonra bile o ve arkadaşları bu ilk saatten hafızalarında
kalan cümleleri hatırlarlardı. Mümtaz için bu ders evde de
devam ediyordu. Ve bir gün farkına varmadan İhsan'ın adeta küçük
bir yol arkadaşı olduğunu, birçok şeyleri kendisine anlattığını, kendisiyle
münakaşa ettiğini, ona ufak tefek yardımlar ettiğini görünce
şaşırmıştı. Hammer'de şunu arayıver; bak bakalım şaklaban (Şanizade)
ne diyor? Hocaefendi (Tacüttevarih)'den şu meseleyi öğren,
gibi siparişler birbirini takip ediyordu. O zaman Mümtaz kocaman
bir cildi yakalıyor, odanın bir köşesinde kendisi için konulan masanın
başına geçiyor, işine göre, saatlerce, Halet Efendi'nin hayatını,
Habsburg hanedanının filan sefirle İstanbul'a gönderdiği hediyeleri,
yahut Mısır seferinin mukaddemelerini İhsan için hazırlıyordu. İhsan
büyük bir Türk tarihi yazmak istiyordu. Bu, onun içtimai doktrinini
toplıyacaktı. Yavaş yavaş fikirlerini Mümtaz'a açmıştı.
Mümtaz onu dinlerken aydınlıktan aydınlığa koştuğunu sanıyordu.
Bir gün kitabın planını beraberce münakaşa ettiler. İhsan
kronolojik bir tarih olmasını istiyordu. Osmanlı İmparatorluğu'na
Bizans'tan devredilmiş iktisadi şartlardan başlıyacak, sene sene bu
güne kadar getirecekti. Bir de mesele mesele yazmak vardı; bu,
toplu bir şekilde, İhsan'ın istediği gibi umumi tablolarla
gösterilemiyecekti. Fakat müesseseler ve meseleler daha vazıh görünecekti.
Mümtaz bu son şekli istiyordu. İhsan, çetin bir münakaşadan sonra
bunu kabul etti. Mümtaz esere yardım edecek, hatta sanat, fikir kısmını
kendisi hazırlıyacaktı. Bir taraftan İhsan'ın kendisine açtığı
yoldan yürürken, öbür taraftan da kendi istidadı onu şiire ve sanata
sürüklüyordu. Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç alemine
doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır. Yavaş yavaş
Fransızları keşfetmişti, de Regnier, Heredia, arkasından Verlaine ve
Baudelaire'i ayrı ufuklar gibi buldu.
Mümtaz'ın kafasında acayip bir sahne vardı ki, her okuduğu
ve dinlediği oraya nakledilirdi. Antalya'da kayalık ile, N...'deki evleri,
okuduğu romanların bütün hadiseleri bu iki dekorda geçer, ve
oradan kendi hayatına nakledilirdi.
Baudelaire'de kendisini buldu. Bunu da az çok İhsan'a borçluydu.
İhsan sanatkar değildi. Yaratıcı tarafı tarihe ve iktisada doğru
gitmişti. Fakat sanattan, bilhassa şiir ve resimden iyi anlıyordu.
Gençliğinde Frenkleri çok iyi okumuştu. Yedi sene ve en parlak
devrinde Kartiyelaten'de, her milletten bütün yaşıtlarıyle beraber
yaşamıştı. Birçok modayı eskitmiş nazariyelerin doğduğunu görmüş,
sanat münakaşalarının harman yangını parlayışına katılmıştı.
Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini, en sevdiği şairleri bile
bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle
uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü hissini
garptan aldığı için kendi zevkimize ait tercihleri öbürlerinden pek
ayırmıyordu. Baki'yi, Nef'i'yi, Naili'yi, Nedim'i, Galib'i, Dede ile,
Itri ile beraber Mümtaz'a o aşılamıştı. Baudelaire'i de onun eline
verdi. -Mademki okuyorsun, dedi, bari en iyisini oku...- Ve sonra
ona ezberinden birkaç şiiri okudu. O hafta Mümtaz mektebe gitmemişti.
Küçük bir gripten evde yatıyordu. Bu soğuk bir kıştı. İstanbul'un
her tarafı kar içindeydi. İhsan yengesinin yatağının ucunda,
elinde onun için yeni satın aldığı meşin kaplı -Şer Çiçekleri-, gözleri
belki de kendi gençliğinde, kızıl saçlı Matmazel Romantique'e
bütün bir kafile aşık oldukları, onu bekledikleri, onunla gece sabahlara
kadar kahve kahve dolaştıkları zamanda, Mümtaz'la l'Invitation'u,
tabiat sonnesini, l'Irremediable'i, boğuk sesiyle okudu.
O günden beri Mümtaz Baudelaire'i elinden bırakmadı. Neden
sonra sevdiği şairin yanına Mallarme ile Nerval geldi. Fakat genç
adam onları tanıdığı zaman yolunu tayin edebilecek, seveceği şeyleri
sevebilecek yaştaydı.
Mümtaz hayatının anlattığımız kısmiyle bir macerası olan
adamdı. Bir faciayı, bir roman gibi ve tesirleri daima taze kalacak
bir yaşta yaşamıştı. Zihni aşka, düşünceye, babasının ölümü ile İstanbul'a
dönüşü arasındaki zaman içinde açılmıştı. Bu iki ay onun
ruhunu garip surette beslemişti. Hala rüyalarında o günleri yaşıyor,
sık sık onların ıstırabıyle uykusundan silkinerek, ter içinde uyanıyordu.
İlk bayılmada gördüğü hayal, bütün o top, kazma kürek sesleri,
annesinin çığlıkları ve konuşmalar araşında babasının billur
lambayı yakmağa çalışması, bir leit-motif gibi bu rüyaları dolaşıyordu.
Sonra ilk aşk tecrübesinin o karışık hatırası kendisinde hiç
eskimiyordu. Hasta annesinin yanıbaşında, genç köylü kızının yorgun
vücuduyle kendisine sarılışı, belki de etrafını tanımayan bakışların
ta gözlerinin içine dikilişi, o azap sarılı haz, her an zihninde
ve uzviyetinde hazırdı. Bu sıkıntı ve tahammülsüz ıstırap tabakasını
günün hadiseleri, zaman vakıa unutturuyordu. Fakat en küçük
depresyonda iki başlı yılan gibi, içinde onlar uyanıyor, garip bir şekilde
benliğini sarıyordu. Bazı geceler uykusunda bağırdığını arkadaşları
söylüyorlardı. Hatta son sınıflarda yatılı talebe olmaktan bunun
için vazgeçmişti.
V
Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte
Bayezıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve
karlı gecede burnunu bir (ahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın
şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezıt'ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden
tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini
yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri
severdi. Bayezıt Camii'nin yan tarafında, büyük kestanenin altında
güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı
kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının
birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu
serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna
giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer,
Bedesten'e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta
taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane
işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı.
Halbuki Bitpazarı ile Bedesten'de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı
bir şey bulunurdu.
Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize
yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla,
gerçek debdebe veya artığı... Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına,
nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski
ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli
Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar,
içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı.
Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski
zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat
motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski halı ve kilimler,
Bizans ikonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat
eseri, işlemeler, süsler, hulasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş
zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle
ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine
eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi.
Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş
zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa'nın çığlığı
içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan
sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk
almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi.
Bu sefer de öyle yaptı. Evvela güvercinlere baktı. Sonra dayanamadı,
yem dağıttı. Bunu yaparken içinde bir taraf, çocukluğunda
olduğu gibi Allah'tan bir şey istemesini söylüyordu. Fakat Mümtaz
artık gündelik işleriyle içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu.
O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden
uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi
durmalıydı. Herkesin içinde sıkışık zamanlarında canlanan, kendisinde
ise öteden beri bütün bir gölge taraf yapan batıl itikatlara karşı
koymak için böyle düşünmüyordu. Belki bir zamandan beri kafasında
dolaşan fikirlere sadık kalmayı istiyordu. Bir ay kadar olmuştu.
Hayatın oldukça derinden sarstığı bir arkadaşı ona, cemiyete
karşı içinin nasıl tepki ile dolduğunu, nasıl yavaş yavaş camiaya
olan bağlarının zayıfladığını söylemişti. Tam bir isyan içindeydi:
-Yaşamaz ve yaşayamaz... diye gürlüyordu.
O zaman Mümtaz arkadaşına, behemehal yaşaması lazım
olanla kendisine ait geçici haller arasında uydurduğu münasebetin
manasız olduğunu elinden geldiği kadar anlatmağa çalışmıştı: -İşlerimiz
iyi gitmiyor diye, tanrılara kızmayalım, demişti. İşlerimiz,
bizim ye bize benzerlerin küçük sakatlıklariyle, tesadüflerin ihanetiyle,
her zaman bozulabilir. Hatta birkaç nesil için bozuk gidebilir.
Bu bozulma, bu düzensizlik iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi
değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız.
Hatta zaferlerimizi bile tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin
cetvelinde mağlubiyet de vardır. Amcanın mahkemesinin uzamasıyle
bu vatan üzerindeki tarihi haklarımızın, kızkardeşinin evlenmemesiyle
Süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve Müslüman
bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak tellaliyle
iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük realitelerin ilgisi
nedir? Bunlar sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bizi
kendimizi inkara değil, şartları değiştirmeğe götürmelidir. Elbette
ki bizden mesut memleketler ve vatandaşları vardır; elbette ki iki
asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış
bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda,
hatta etimizde duyacağız. Fakat bu ıstırabın bizi inkara götürmesi,
daha büyük bir hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet,
vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa
edilir, ret veya kabul edilir, yoksa hayatımıza getirecekleri kolaylıklar
için değil...
Mümtaz bunları söylerken insanlardan çok şey istediğini biliyordu.
Biliyordu ki, şartlar değişince insanlar da değişir, Tanrıların
yüzü solardı. Fakat böyle olmaması gerektiğini de biliyordu. Güvercinlere
yem serperken, bir taraftan avucunun içini adeta sıvayan
ince tozun, uzviyetinin bir tarafında bir pencere kapanmış gibi kendisini
sinirlendirmesine dikkat ediyor, bir taraftan da bunları düşünüyordu.
Hayır, Allah'tan bir şey istemiyecekti artık. Onu kaderiyle veya
ömrünün arızalariyle karşılaştırmıyacaktı. Çünkü istediği şey olmazsa
kaybı iki misli olacaktı.
Güvercinler bu ikindi sıcağında yeme karşı isteksizdiler. Onun
için alçaktan, isteksiz isteksiz ve sanki teker teker uçarak geliyorlardı.
Havada mavi bir mendil tutan bir hokkabaz eli gibi yine şaşırtıcı,
tutulmaz hareketleriyle uçuyorlar; fakat keyifleri yerinde ve
iştihlı zamanlarında olduğu gibi hep birden o lodos dalgası hızıyla
yükselmiyorlar, boşlukta kendi üstlerinde bir hava hortumu gibi
dönüp, sonra yine boşlukta birdenbire görünmeyen bir yalı duvarına,
bir rıhtıma rastlamış gibi hızları kırılıp yere inmiyorlardı.
Bu telaşsız, istiğnalı, yorgun bir gelişti. Bir kısmı sıralandıkları
karşı binaların duvarından yerdekilerini şüphe ile seyrediyorlardı;
adeta acıyarak. Bununla beraber yine ayaklarının dibinde otlayan
ve hareketleriyle bir Dufy fırçasının o her teferruatı ayrı ayrı ve
müstakil form olarak sayan denizleri gibi küçük bir rüya sürüsü
toplanmıştı.
Oburluklarına, insan sevgisini fazla istismar etmelerine rağmen,
güzel şeylerdi. Bilhassa insana itimat etmeleriyle güzeldiler.
İnsanoğlu böyleydi; kendisine emniyet edilmesinden hoşlanırdı. Bu
onu hayatın efendisi, büyük ve tek yapıcısı vasıflarında içten doyuran
duygu idi. Kısa ve ıstıraplı ömrüne, budalalığına ve hodbinliğine
rağmen bu sakat ve eksik doğmuş Tanrı bu emniyeti kendisi için
tek ibadet bilirdi. Buna rağmen onu yalancı çıkarmaktan da hoşlanırdı.
Çünkü değişmesini, kendisini ayrı ayrı anlarda, vaziyetlerde
idrak etmesini de severdi. Çünkü hodbindi; çünkü içindeki konuşma
bir taraflı değildi.
Yemleri biraz kalksınlar, bir parça etrafında kanat şakırtısı olsun
diye çok yüksekten, elini başının üstüne kaldırarak döküyordu.
Fakat hiçbiri istediği gibi kımıldamıyor, dantelalı birkaç uçuş topraktan
ancak yarım arşın yüksekliğinde çırpınıyor, sonra heyecan
sönüyordu.
Mümtaz için bu güvercinler, İstanbul'un sevilen kadınlarda bizi
kendilerine o kadar bağlayan zaaflar cinsinden bir nevi vice'i idi.
Çocukların kendi kendilerini süslemek, içlerinde hiç sırrına eremediğimiz
boşlukları doldurmak için uydurdukları masallara da benzetilebilirlerdi
ve tabiatı böylesi bir masal gibi bu büyük ağaç, yaldızlı
kapısını her başını arkaya, çevirişte mor bir gölge içinde gördüğü
bu mimari, onları kendi kendilerine uydurmuş olabilirdi. Bir
kahveci çırağı, elindeki tepsiyi alabildiğine sallayarak ve mahsus
uçsunlar diye ortalarından geçerek yürüdü. Çocuk on yedi yaşlarında
genç ve güzeldi. Mahsustan değiştirdiği yürüyüşünün ağırlığı ve
hantallığı vücudunun plastiğini kaybettiriyordu. Sırtında lacivert,
beyaz yollu bir fanila, bir kulağının arkasında yerini, belki de yarın
cıgaraya bırakacağı muhakkak olan küçük bir kalem vardı. Bu tehdide
rağmen Mümtaz'ın istediği o masal gemisi, lodos dalgası yine
kurulmadı. Sadece mavi küçük dalgaları, içiçe, halka halka çizgilerle
birbirinden ayrılmış, primitif tablo denizi yavaşça, iştahsız bir
alkış gürültüsü ile, adeta ıslak bir gürültü ile alçaktan uçarak biraz
öteye, bir başka yem serpenin ayakları dibine gitti. Yalnız bir tanesi
geçerken, belki de insanla bu kadar yakından karşılaşmanın korkusu
içinde şaşırmış, adeta alnını sıyırmıştı. Yemleri satan kadın:
-Taphane'de hastaları da var, dedi. Onlara da serpin, sevaptır.
Sesi, yalvarmağa çalıştığı halde alay ediyor gibiydi. Mümtaz o zaman
yüzüne dikkat etti. Siyah başörtüsünün altında tazeliğini gizleyemiyen
bir çehre, bütün sevap fikirlerine yabancı gözlerle ona dik
dik bakıyordu. Yalnız halk kadınlarında görünen o erkeğe meydan
okumayla bu gözler kendisi için bir lahzada soyunuyor, güneşte bütün
vücudunu çırçıplak teşhir ediyordu Mümtaz bu bakışın karşısında
kalbi parça parça, parasını uzattı. Sahaflara girdi.
Küçük yol, meydanın ve etrafın her yaz kendiliğinden peydahlandığı
bütün kokuların dar koridoru idi. Her yaz bu dar yolu mevsim
onlarla zaptederdi. Daha kapının önünde deminki isteği söndü.
Ne görecekti, sanki? Bir yığın eski ve bildiği şeylerdi bunlar. Üstelik
içi rahat değildi, kafası ikiye, hatta üçe bölünmüştü. Bir Mümtaz,
belki en mühimmi, talihten en çok korkan, düşüncesini gizlemeğe
en fazla çalışanı; orada, evde hastanın başı ucunda, onun dalan
gözlerine, kuruyan dudaklarına, inip çıkan göğsüne bakıyordu.
Öbürü Nuran'ın şu dakikada bulunması ihtimali olan İstanbul'un
her köşesinde onunla beraber olabilmek için parçalanıyordu; sanki
her rüzgara kendisini parça parça dağıtıyordu. Bir üçüncü Mümtaz
demin tramvayı durduran kıt'anın peşine takılmış, bilinmeze, talihin
haşin cilvelerine doğru yürüyordu. Kaç gündür hadiseler üzerinde
düşünüyordu. Geceleri birdenbire artan şimendifer düdüklerinin
sesi onun için kafi bir tehditti.
Böyle olması bir bakıma rahattı; çünkü üç şeyi düşünmek, hiçbir
şeyi düşünmemekti. En korkuncu üçünün birden birleşmesi, içinde
acayip, mustarip, muzlim ve biçimsiz terkiplerini kurmasıydı.
Sahaflariçi tenhaydı; daha kapıda eski Mısırçarşısı'ndan sıçramış
bir damla gibi küçük bir dükkan, eski zengin şarkın, kökü kimbilir
nereye dayanan, hangi ölmüş medeniyetlere çıkan bir yığın geleneğin
küçük ve sefil bir hulasası, tozlu kavanozlarda, uzun tahta
kutularda, üstü açık mukavvalar içinde asırlarca faydasına inanılmış,
kaybolan hayat ve sıhhat ahenklerinin biricik çaresi gibi bakılmış
ot ve köklerini, peşinden o kadar hırsla koşulan, okyanuslar
aşılan baharlarını teşhir ediyordu.
Mümtaz bu dükkana bakarken hiç farkında olmadan Mallarme'nin
mısraını hatırladı: -Meçhul bir felaketten buraya düşmüş...-
Buraya, bu tozlu dükkana, bu duvarına elle yapılmış triko
çorapların asıldığı yere... Yanıbaşında tahta kepenkli, peykeli, eskimiş
seccadeli dükkanlarda, aynı zengin ve uzaktan bakınca büyülü
ananenin hikmetleri, ebediyete kadar türlü tasnif fikrine yabancı
bir istif içinde, raflarda, rahle, sandalye üstlerinde, dükkanın döşemesi
üzerinde üst üste, sanki gömülmeye hazırlanıyorlarmış, yahut
gömülü bulundukları yerden seyrediliyorlarmış gibi bekliyorlardı.
Fakat şark, hiçbir yerde hatta mezarında bile katıksız olamazdı. Bu
kitapların yanıbaşında açık işportalarda, içimizdeki değişmenin, intibak
arzusunun, yeni bir iklimde kendimizi aramanın kucak dolusu
şahitleri, kapakları resimli romanlar, mektep kitapları, ciltlerinin
yeşili atmış frenkçe salnameler, eczacı formülleri vardı. Kahve falı
ile Momsen'in Roma hayali, Payot edisyonunun artıklarıyle Karakin
Efendi'nin balıkçılık kitabı, baytarlık, modern kimya, ilmi remil,
sanki insan kafasının bütün düzensizliği bu çarşıda birdenbire
teşhir edilmesi icap ediyormuş gibi birbirine karışıyordu.
Böyle hep bir arada bakılınca insan sadece zihni bir hazımsızlığın
eserleri gibi görülen garip bir halita. Mümtaz bu halitanın yüz
senelik bir didinme, durmadan bir gömlek değiştirme içinde olduğunu
biliyordu.
Bu polis romanları hulasalarının bu Jules Verne'lerin, Binbir
Gece'lerin, Tutiname'lerin, Hayatülhayvan'ların ve Künzülhavas'ların
yerini alabilmesi için bütün bir cemaat yüz sene bunalmış, didinmiş,
doğum sancıları çekmişti.
Tanıdığı dükkancılardan biri kendisine dostça bir işaret etti.
Mümtaz, ne var, ne yok? diyen bir çehre ile yaklaştı.
Dükkancı eliyle peykenin bir tarafında üst üste sicimle bağlı,
eski meşin ciltli bir kitap dizisini gösterdi.
-Birkaç eski mecmua var... Görmek isterseniz...
Sicimi çözdü; kitapları silerek ona uzattı. Meşin ciltlerin çoğu
kıvrılmış, bir kısmı da arkalarından çatlamıştı. Mümtaz, peykenin
kenarına, ayakları sokağa doğru sarkmış oturdu. Kitapçının artık
kendisiyle alakadar olmayacağını biliyordu; nitekim gözlüklerini
takmış, bir rahle üzerinde açık duran yazmasına dönmüştü.
Mümtaz, ateşte ağır ağır kavrulmuşa benzeyen ciltleri elinde
evirip çevirirken, geçen mayıs başında bu dükkana son defa geldiği
günü düşündü. Nuran'la buluşmalarına bir saat vardı; vakit geçirmek
için buraya uğramış, ihtiyar kitapçı ile konuşmuş, güzel ve temiz ciltli
bir Şakayık-ı Numaniye ile zeylini satın alarak gitmişti. Bu, Nuran'la
ilk defa Çekmeceler'e gittikleri gündü. Genç kadınla, İstanbul'un
her tarafını dolaştıkları halde Çekmeceler'e gidememişlerdi.
Bütün günü orada iki gölün etrafında gezerek geçirmişlerdi. Küçükçekmece'de
adeta su üstünde duran ve bu yüzden insana ister istemez
Çinlilerin kayık evlerini hatırlatan büyük lokantada yedikleri
yemeği, köprünün başındaki avcı kahvesinin dereye bakan bahçesinde
geçirdikleri saati, bu bahçeye inen tahta merdiveni hatırladı. Biraz
ötede balıkçılar sandaldan sandala dik seslerle bağırarak kefal avlıyorlardı.
Birden birkaç ses beraberce yükseliyor, güneşte vücutlarının
yukarı kısmı çıplak insanlar birkaç kat'i ve keskin hareket yapıyorlar,
sonra iki sandalın arasında ağ, yavaş yavaş bir bereket arması
gibi ıslak ve kenarlarına takılmış balıkların küçük güneşten akisleriyle
sudan çıkıyor ve o zaman asıl büyük yığın güneşe bir ayna tutulmuş
gibi birden parlıyordu. Yerde ayaklarının dibinde o anda kendilerine
alışıveren bir köpek, kuyruğunu sallayarak, kulaklarını kısarak
yaltaklanıyordu. Ara sıra yerinden kalkıyor, etrafı acaba ne var,
ne yok gibi dolaşıyor, yine acele acele eski yerine dönüyordu.
Uzakta henüz gelmiş kırlangıçlar yuvalarını hazırlama telaşı
içindeydiler. Köprünün kenarında kahvenin saçağında, manasını
anlamadıkları hızlı konuşmalar oluyor, bazen bir kırlangıç küçük
kanat çırpınışlarıyle, tıpkı yüzen bir insanın kendisini sadece olduğu
sularda tutmağa çalışan haliyle boşlukta tutunduğu noktadan hudutsuz
maviliğe kendisini bırakıyor, dikine bir hamle ile yüksekliklere
fırlıyor, sonra gözlerinin artık takip edemeyiceği noktadan aşağıya
doğru süzülüyor ve bu süzülüş tam sonuna kadar böyle gidecek
vehmini uyandırdığı zaman, birdenbire ufkileşiyor, kendi üzerinde
münhaniler, helezonlar çiziyor, bilinmez bir hendese davasını
ispat eder gibi bir yığın kesik ve içiçe hareketler birbirini takip
ediyor ve nihayetinde bu kendi ördüğü ağdan bir kanat darbesiyle
kurtuluyor, telaşlı ve sevinçli yuvasına kavuşuyordu. Mümtaz sevdiği
kadının geniş omuzlarını, başa narin bir çiçek edası veren boynunu,
güneşten kısılmış, sade bir ışık çizgisi haline girmiş gözlerini
olduğu gibi görüyordu. Geçen mayıs... yani Mümtaz'ın dünyası
az çok yerinde olduğu zamanlar...
Mecmualardan biri baştan aşağı çok kötü bir yazıyla kopya
edilmiş bir Yunus Divanı'ydı; fakat haşiyelerde Baki'den,
Nef'i'den, Nabi ve Galib'den alınmış gazeller vardı. Sonuna doğru
birkaç yaprakta muhtelif ellerle, Daülfilfilli, Kakuleli, Raventli birçok
ilaç yazılıydı. Birinin üstünde kırmızı yazıyla Macuni-i Lokman
Hekim başlığı vardı. Bir başkası bir soğanın içine karanfil doldurarak
ateşte pişiriyor, İksir-i Hayat yapıyordu. Öbür mecmua bir şarkı
defteriydi: Şarkıların üstünde makamları, bestekarlarının adları yazılıydı;
hepsi meyanları hiçbir sadayı ve heceyi unutmadan tekrarlıyorlardı:
Pembe, mavi, beyaz, sarı kağıtlarda, satırların tebeşir yeri
hala görülür şekilde, muntazam, adeta nar gibi, diş diş yazıyla yazılmıştı.
Sonuna doğru hoşa giden bazı beyitler kaydedilmişti. Ondan
sonra 1197'den itibaren başlayan bir yığın doğum, ölüm tarihi geliyordu.
Ne kadar safdil bir itinası, merasimi vardı. 1197'de mecmua
sahibinin mahdumu Abdülcelal Bey iki günlük bir rahatsızlıktan
sonra, rebiülahirin onyedinci gecesi sabaha karşı vefat etmişti; bereket
versin hemen birkaç ay sonra kerimesi Emine Hanım doğmuştu;
bu hadiseleri geniş bir sene idi; defterin sahibi sütkardeşi Emin
Efendi'ye saraç dükkanı açmış, kendisi de bu kadar yıllık mazuliyetten
sonra Kapanıdakik Eminliği'ne tayin edilmişti. Ertesi senenin
en mühim hadisesi oğlu Hafız Numan Efendi'nin ilm-i edvara başlamasıydı.
Komşuları Mehmet Emin Efendi kendisine meşkedecekti.
Kimdi bunlar? Nerede oturuyorlardı? Mümtaz peşinden koşmağa
hiç lüzum görmediği bir zamanın eşiğinde, elinden defteri bıraktı.
Üçüncüsü daha garipti. Bir çocuğa ait hissini verebilirdi. Çoğu
sahifeler boştu. Ortasına doğru bir yerde ağaçta devekuşunun resmidir
diye acayip ve acemi bir elle yazılmış başlığın altında ne deveye,
ne kuşa benzeyen bir resim, alt tarafında yalanmış mürekkebin
kararttığı karışık bir desen vardı. Bunda da birçok tarih vardı. Fakat
yazıların hiçbiri birbirini tutmuyordu. Belki de bir meşk defteriydi;
ve daha ziyade sonradan okuma yazma öğrenen yaşlı bir adama ait
olacaktı. Hemen her satın daha acemi bir el birkaç defa tekrarlıyordu:
-Mekke-i Mükerreme'de delilimiz Saka Esseyd Muhammed Elkasimi
Efendi'ye...- Biraz sonra adres daha vazıh oluyordu:
-Mekke-i Mükerremede Babünnebide kuyumcu Mesut Efendi
mahdumu Haremi Şerif hizmetkaranından Esseyd Muhammet Elkasimi
Efendi hazretlerine...-
Birkaç sahife ötede büyükçe bir masraf cetveli altında da -Velinimet
Naşit Beyefendi hazretlerinin mabeyn-i hümayun beşinci
katipliğine tayinleri tarihidir- diyordu.
-Mabeyn-i hümayun beşinci katipliğine ba-irade-i seniye tayin
buyurulan velinimetimiz Naşit Beyefendi hazretleri bera-yı mübaşeret-i
vazife bu sabah elbise-i resmiyelerini labis olarak saray-ı hümayuna
azimet buyurmuşlardır. Hemen Cenab-ı Rabb-i izzet tevfiklerini
refik eyliye.- Mümtaz'ın kafasında Abdülmecid devri bütün
sazlarını çaldı. Daha altta çok kalın kalem ve bir türlü kendini
idare edemeyen bir elle yazılmış olan bir beyit geliyordu:
Gül nerde, bülbül nerde
Gülün yaprağı yerde
Arkasından kaplumbağa yavrusu kabuğu, ayın on beşinde sırça
şişeye doldurulan yedi çeşme suyu, kırk nar tanesi, safran ve karabiberle
geceyarısı ateşte kaynatılan, taze kiraz dalıyla iyice karıştırılıp,
duası okunduktan sonra kırk gün güneşe asılan bir büyü tarifi.
Onu da, görünmeden insanlar arasında gezmek için yine kırk
gün kırk defa okunacak bir dua takip ediyordu.
Öbür sahifede kırmızı kalemle tanıdığı dillerden hiçbirine uymayan
altı isim yazılıydı:
Temagisin, Begedanin, Yesevadin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin...
Bunların altında, gece yatarken yedi defa okundukta behemehal
niyet edilen şey üzerinde rüya görülüyor, deniyordu. Daha aşağıda
ise Geldani yazılarının okunma şekli hakkında uzun bir izahat
vardı. Mümtaz kendi kendine tekrarladı:
Temagisin, Begedanin, Yesevadin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin...
Bu acayip şeyleri Nuran'a anlatamıyacağı için mahzun oluyordu.
Mümtaz, Nuran'ın garip şeyler müteahhidiydi. Genç kadının
hiç sarsılmayan şüpheciliğini, düzgün düşüncesini, şuradan buradan
topladığı acayip hikayelerle karşı karşıya bırakmağa bayılırdı.
Eğer bir sene evvel olsaydı muhakkak ki, Mümtaz bugün, yahut yarın,
herhalde ilk görüşünde, bir vesile uydurur, merak ettiği bir hadise
için istihareye yatmak istediğini ve bu beş ismi yedi defa okuduktan
sonra gördüğü rüyayı anlatırdı. Bu hikayelerde Mümtaz'ın
bütün bir saflığı muhafaza etmesi, hiç gülmemesi lazımdı. Hikaye
sonuna kadar Nuran'ın küçük gülümsemeleri, taaccüpleri arasında
ciddiyetle devam eder, sonunda Nuran, ya şakayı olduğu yerde küçük
bir dargınlıkla keser ve Mümtaz'a bazen saatlerce süren lezzetli
bir üzüntünün ufkunu açar yahut oyuna o da katılırdı.
Bütün bunları şimdi hatırlamak, hazin oluyordu.
Düşüncesinin bu noktasında birdenbire durdu. -Bu adamlarla
ne diye alay ediyorum? Sanki benim azaplarım onların bir yığın kaçış
imkanlarıyla dolu hayatlarından daha mı iyi?- Fakat hakikaten
düşündüğü gibi bu kaçış var mıydı? Bu kitapların ve benzerlerinin
anlattığı imkan bolluğu içinde mi yaşıyorlardı? Böyle olsa bile kendisi
kaçmıyor muydu? Sadece bu dükkanda bu saatte oturması bir
kaçış değil miydi? Gittikçe ağırlığını artıran sıkıntıların arasında bu
saati çalmak istediği, onu İhsan'dan ve etrafındakilerden göz göre
göre çaldığı muhakkaktı. Şurası var ki genç adam yazın başından
beri hiç de tabii bir hayat yaşamıyordu. Bilhassa son günlerde uykuları
adamakıllı bozulmuştu. Zorla uyuyabildiği birkaç saatte garip,
daha ziyade kabusu andıran rüyalar içinde geçiyor, uykularından,
yattığı zamandan daha yorgun kalkıyordu. Asıl fenası fikirlerini
takipte çektiği güçlüktü. Her düşünce biraz ilerleyince azaplı
bir rüya halini alıyordu. Bugün bile yolda gelirken hiç istemediği,
kendi kendine birtakım el hareketleri yaptığının farkında olmuştu.
Mümtaz'a o zamanlar tesadüf edenler ihtiyatsız yapılan işaretlerle,
hatta kendi kendisine küçük ve kısa söylenişlerle, zıt birtakım düşünceleri
kendisinden uzaklaştırmağa çalıştığını hatırlıyorlardı.
Defterlere bir daha baktı. Bir daha o bir sene evvelinin mayıs
sabahını düşündü. Sonra yaz, bir dünyanın sonu gibi içinde canlandı.
Arkasından bütün ömrünü zehirlediğine inandığı günler, Nuran'ın
bıkkınlığı, kendi korku ve telaşları, gülünç ve bıktırıcı ısrarları,
hepsi kendi anları, kendi havalarıyle geldiler. Artık duramayacağını
anladı. Fakat yerinden de kalkamıyordu. Sadece ötesi, bu
azabın daha keskini var mı? gibi etrafa bakınıyordu.
Kitapçı gözlerini yazmasından kaldırdı:
-Vaziyet de biraz kötü değil mi?..
Mümtaz, uzun bir konuşmağa takati olmadığı için, kısa kesmeye çalıştı:
-Evde hasta var; bir haftadır, doğru dürüst gazete bile okuyamadım.
Yalan söylediğini o da biliyordu. Gazete okumamış değildi.
Sadece hadiselerin üzerinde düşünebilmek kudretini kaybetmişti.
Şimdi onları idrakinin dışında, gebe oldukları ihtimaller hakkında
hiçbir fikir sahibi olmayı aklına getirmeden bir ders ezberler gibi
ezberliyordu. Bu kadar üst üste gelen şeyleri düşünmek beyhude
bir şeydi. Hele konuşmak...
İşte senelerdir, konuşmuşlardı. Herkes, her yerde, her fırsatla,
senelerdir bunu konuşmuştu. Her türlü fikir söylenmiş, her ihtimal
yoklanmıştı. Şimdi bütün insanlık en korkunç realite ile karşı karşıyaydı.
-Bankaların önünü bilmem gördünüz mü? Kaç gündür hıncahınç dolu...
Birdenbire aklına gelmiş gibi sordu, hasta kim?
-İhsan...
Dükkancı başını salladı:
-Epeycedir uğramıyordu. Tevekkeli değil. Geçmiş olsun, geçmiş
olsun. Üzüldüğü belliydi; fakat hastalığın ne olduğunu sormadı.
Mümtaz içinden -galiba bunu bir aile sırrı telakki etti...- diye
düşündü. Dükkancı, kedersiz insan olmıyacağını anlatmak ister gibi:
-Bizim çocukların ikisine de şubeden haber geldi. İçini çekti:
Vallahi bilmem ki ne yapacağım. Şaşırdım kaldım, bacanak memlekette
attan düşmüş, kaburgalarını kırmış... Evde kadın harap...
Mümtaz kendi sıkıntılarının hikayesiyle başkasını teselli etmek
isteyen bir adamın sözünün bir türlü bitmeyeceğini birkaç defa
tecrübe etmişti.
-Üzülme, hepsi düzelir, hepsi düzelir... diye ayrıldı.
Bunlar kendisinden çok yaşlılardan öğrendiği sözlerdendi.
Belki de böyle olduğu için senelerce kullanmaktan garip bir inatla
çekinmişti. Fakat şimdi bu adamın ıstırabı karşısında kendiliğinden
dilinin ucuna geliyorlardı. Demek ki sade ıstıraplarımız, üzüntülerimiz
değil, tesellileri, mukavemet çareleri de miraslarımızın arasında...
...
Çadırcılariçi her zamanki gibi şaşırtıcıydı. Çok defa kapalı duran
bir dükkanın kepengi önünde, Rus işi semaver borusu, kapı topuzu,
otuz sene evvel o kadar moda olan sedef bir kadın yelpazesinin
dağınık parçaları, büyükçe bir saate mi yoksa bir gramofona mı
ait olduğu kestirilemeyen birkaç alet, nasılsa buraya kadar bölünmeden,
parçalanmadan, gelmiş bazı şeylerle birlikte yere serilmiş -kim
bilir neyi?- bekliyorlardı. En göz alacak yerde sarı pirinçten bir kahve
değirmeni ile geyik boynuzundan bir baston sapı vardı. Dipte,
dükkanın kepengine kalın, sarı, tahta çerçeveli iki büyük fotoğraf
dayalıydı. Bunlar Abdülhamid devrinden, yahut biraz daha yakın
zamanlardan kalma Rum patriklerinin resimleri olacaklardı. Nişanları,
elbiselri, alametleri, gazetelerde gördüklerinin eşiydi. İyi silinmiş
camlarının arkasından geçmiş zaman gözleriyle önlerine yayılmış
eşyaya, her kımıldanışı bu camları bir an için zapteden sokağın
kalabalığına bakıyor gibiydiler. Belki de senelerden sonra gelmiş bu
hayat uğultusundan, bu güneş ve ses tedavisinden memnundular.
Mümtaz düşündü:
-Acaba fotoğrafçı, onları da benim vesika fotoğraflarımı çeken
adam gibi itip kaktı mı?
Bol elbiselerin kıvrımlarında, senelerce rahmaniyeti temsil
edici azametle birleştirmeğe çalışan yüzlerinde böyle bir zorlanışın
izini aradı.
Başlarının ucunda alçıdan manasız çerçevesi içinde güzel bir
-Hüvessemiualalim- levhası asılıydı. Donmuş alçı, yazının canlılığını
öldürmemişti. Her bükülüş, her kıvrım konuşuyordu.
Fakat bu küçük sokağın garip tezatları bir değildi. Biraz ileride
bir dükkanda çalınan Darülelhan plağından bir nevakar, hemen
karşısındaki gramofonun ağız dolusu fışkırdığı bir fokstrotun arasından,
sağanak altında kalmış bir gül bahçesi gibi kendi ledünni
dünyasını açıp kapıyordu. Mümtaz ikindi güneşinin altında bütün
uzunluğunca, adeta dikilmiş hissini veren; öylece gözlerine batan
sokağa baktı. Bir yığın eski eşya, karyolalar, kırık dökük mobilyalar,
bezi yırtık paravanlar, mangallar yol boyunca iki tarafta üst üste
yan yana diziliydi.
En hazini sadece oraya düşmeleriyle bir facia teşkil eden yatak
ve yastıklardı. Yatak ve yastık... Kaç türlü rüya ve kaç cins uyku
vardı burada... Fokstrot boşanmış zembereğin bir hırıltısı içinde
kayboldu, hemen yerini insanın ancak böyle bir tesadüfle karşılaşacağı
cinsten eski bir türkü aldı. -Çamlıca bağları...- Mümtaz Memo'yu
tanıdı. Abdülhamid devrinin son günlerinin bütün hüznü
Haliç'te boğulan bu Harbiyelinin hatırasında yaşıyordu. Ses bu hayat
artıklarının üstünde geniş, aydınlık bir çadır gibi açılmışti. Bu
küçük sokağın ne kadar üst üste, girift bir hayatı vardı. Nasıl bütün
İstanbul, her çeşit ve her türlü modasıyle, en gizli, en umulmadık
taraflarıyle buraya akıyordu. Sanki eşyanın, atılmış hayat parçalarının
yaptığı bir romandı bu. Daha doğrusu, yaşadığımız hayatın,
ferdi hayatımızın altında, herkesin ve her zamanın hayatı, içiçe, koyun
koyuna, güneş altında devamlı hiçbir şey olmayacağını göstermek
ister gibi buraya toplanmıştı.
Her gün, her saat, şehirde geçen her kaza, her hastalık, her yıkılış,
her üzüntü bunları buraya getiriyor, ferdiyetlerini siliyor,
umumileştiriyor, onlardan sefaletle tesadüfün elele kurdukları bir
terkip yapıyordu.
--Bazı eski medeniyetlerde ölenle eşyasının beraberce yanması
veya gömülmesi ne güzel adetmiş...- Fakat insan sade ölürken
bırakmıyordu ki... İki ay evvel Mümtaz en beğendiği kol düğmelerini
bir arkadaşına hediye etmişti. On beş gün evvel yeni ciltlettiği
bir kitabı takside unutmuştu. Sade bunlar mıydı? Birkaç ay evvel
sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş, ondan
ayrılmıştı. İhsan evde hasta yatıyordu. Dokuz gündür zatürree onu
yakalamış, yavaş yavaş bugün bulunduğu o dar geçide kadar sürüklemişti.
Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sade ölürken
ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok
şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire
kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan
ayrılıyordu. -Biz mi gidiyoruz, onlar mı?..- sual buydu...
Bununla beraber bu kadar yaşanmış şeyin burada, güneşin bütün
borularını üstüne yıkılacakmış gibi ayakta çalan bu sokakta toplanması,
asıl hayatı, yaşananı unutturacak kadar kuvvetli bir şeydi.
...
Bir nefer yaklaştı, önünde durduğu eşyanın arasından gözüne
ilişen bir şey aldı. Bu bir tıraş aynasıydı. Onu çok ihtiyar bir adam
takip etti. Kısa boylu, zayıf, temiz ve eski elbiseliydi; evvela sedef
yelpazeyi eline aldı; bir dans esnasında sevdiği kadının kendisine
emanet ettiği eşyayı, kimse görmeden içinde birdenbire coşan tapınma
duygusuyle elinde evirip çeviren, o güzel mahluka ait olmasına
şaşırır gibi yoklayan çok toy bir delikanlı haliyle, adeta gizlice
birkaç defa açıp kapadı; sonra yerine aşikar bir kurtuluş hissiyle
koydu, geyik boynuzundan baston sapının fiatını sordu. Mümtaz,
eski Şura-yı Devlet azasından Behçet Beyefendi'yle ayak üstünde
konuşmak hoşuna gitmediği için yana çekildi ve oradan ihtiyar adamın
yarı kukla hareketlerini içinde tam bir yıkılış ile seyretti. -Kim
der ki bu biçare yirmi seneye yakın bir zaman bir kadını sevmiş ve
kıskanmış olsun... ve en sonunda...-
Behçet Bey, yirmi sene karısı Atiye Hanım'ı sevmiş ve kıskanmıştı.
İlk önce Atiye'yi kendisinden, sonra İttihat ve Terakki'nin ilk
azalarından Doktor Refik'ten kıskanmış, bu kıskançlık yüzünden
Doktor Refik'i saraya jurnal etmiş, fakat onun ölümünden sonra da
kıskançlıktan kurtulamamıştı. İhsan'ın kendisine söylediğine göre,
genç kadının ölüm döşeğinde Mahur Beste'yi mırıldandığını duyunca
ağzına eliyle birkaç defa vurmuştu, belki de böylece bu ölüme
sebep olmuştu. Mahur Beste, Nuran'ın dedesi Talat Bey'in eseriydi.
Bu ve buna benzer birkaç hadise onu birkaç koldan evlenme
ile çok genişleyen bu eski Tanzimat ailesi arasında uğursuz tanıtmıştı.
Buna rağmen bu garip eser hafızalarda yerleşmişti.
Çünkü Mahur Beste küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan
o acı çığlıklardan biriydi. Eserin kendi macerası da garipti.
Talat Bey'in karısı Nurhayat Hanım Mısırlı bir binbaşı ile sevişerek
kaçınca Mevlevi muhibbi olan Talat Bey bu eseri yazmıştı. Hakikatta
tam bir fasıl yapmak istiyordu. Fakat tam o esnada Mısır'dan
gelen bir dostu Nurhayat Hanım'ın ölümünü haber vermişti.
Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini
öğrenmişti. Mümtaz'a göre Mahur Beste Dede'nin bazı beste ve semaileri
gibi, Tab'i Efendi'nin bayati yürük semaisi gibi hususi yürüyüşü
olan, insanı büyük manasında kaderle karşılaştıran bir parçaydı.
Onu Nuran'dan, büyükannesinin hikayesi ile beraber dinlediği
zamanı çok iyi hatırlıyordu. Çengelköyü'nün tepesinde, Rasathane'den
biraz ilerideydiler. Gökte büyük bulutlar vardı ve akşam
ta uzakta, şehrin üstünde bir altın bataklığı gibi çukurlaşıyordu.
Mümtaz uzun zaman etrafa çöken hüznün, o hatıra renkli ışığın bu
akşamdan mı, yoksa besteden mi geldiğini anlıyamamıştı.
Behçet Bey, elindeki baston sapını bıraktı. Fakat yaymacının
önünden uzaklaşamadı. Karısının ölümünden beri durmuş bir saat
gibi bütün fikri hayatı olduğu yerde kalan ve hatta üstündeki elbise,
boyunbağı, pödüsüetli ayakkabısıyla 1909 yılına ait canlı bir hatıraya
benzeyen bu adamı belli ki bu küçük kadın eşyası çok gerilere,
kendisinin Behçet Beyefendi olduğu, bir kadını sevdiği, kıskandığı
hatta onun ve sevgilisinin ölümlerine sebep olduğu yıllara
götürmüştü. Şimdi çoktan beri unuttuğu şeyler, bu hayat artığının
kafasında birdenbire canlanmıştı. -Kim bilir böyle ısrarla baktığı
bu kaldırım taşlarında hayatın hangi parçasını görüyor?-
İhtiyar bir kadın belki daha ileriden satın aldığı eski şiltelerin
arkasından düşe kalka yürüyordu. Hamal yükten ziyade sırtındakinin
havalesinden mustaripti. Mümtaz burada daha fazla vakit geçirmek
istemedi; bugün ne Sahaflar, ne Çadırcılar ehemmiyetliydi.
Bitpazarı'ndan içeriye girdi.
Çarşı kalabalık, serin ve uğultuluydu. Küçük dükkanların hemen
her tarafına bir yığın insan elbisesi, hazır hayat şekilleri, müstakil,
dört taraflı kilitli talihler gibi asılıydı. Bir tanemizi al ve giyin
ve öbür kapıdan başka bir insan olarak çık! Sarı ve lacivert amele
tulumları, eski elbiseler, teyelleri makine dikişinin üstünde görünen
açık renk yazlıklar, ucuz, bütün hayat hulyalarını görülmemiş makaslarla
sıfıra kadar olduğu yerde kırpan kadın mantoları, fistanlar,
iki yanı dolduruyordu. Hepsinin, masaların, küçük iskemlelerin üstünde,
döşemelerde, raflarda düzinelerce tekrarı vardı. Bütün bir
bolluktu bu! Darlık, ıstırap, sandığınız gibi az bulunur şeyler değildir;
hele sizler hayatınızdan bir kere soyunun; biz size ümitsizliğin
her çeşidini bulmaya hazırız!
Bir vitrinin önünde birdenbire durdu; küçük ve kırık bir mankene
nasılsa buraya kadar düşmüş bir gelin elbisesi giydirmişlerdi;
boynunun boş bıraktığı yerde dükkan sahibi bir moda gazetesinden
kesilmiş bir çiftin resmini koymuştu. Tel ve duvağın altında ve beyaz
elbisenin üstünde ve arkalarındaki sinema aşkları peyzajıyle bu
düzgün ve edalı çift, bu elbiseyi ilk defa giyenin kafasında olduğu
gibi, her tarafından saadet taşan, yaşanan anı, bir iklim gibi zapteden
bir hayat ve sevgi reklamı yapıyordu. Küçük bir elektrik ışığı
bu satılık saadetin başucunda, sanki düşünülenle yaşananın arasındaki
fark iyice görülsün diye yanıyordu. Daha fazla görmesine lüzum
yokmuş gibi acele acele yürümeğe başladı. Birtakım köşelerden
saptı, yol ağızlarından geçti. Artık etrafına bakmıyordu; zaten
ne var, ne yok biliyordu. -İçimdekini görecek olduktan sonra...-
Aylardır her tarafta yalnız içinde bulunanları görüyordu. O da biliyordu
ki, bütün bu gördüğü, önünde durduğu şeylerde ne şaşılacak,
ne de öyle korkulacak bir taraf vardı.
Bu çarşı şehrin hayatından bir parçaydı; oldum olasıya onu bir
tarafından sayar dökerdi. Fakat Mümtaz'ın içinde konuşan, gördükleri
değil, kendi hayat tecrübesiydi.
Şu dakikada iyi bir Bonnard'ın karşısında bulunsa, yahut Beylerbeyi
Sarayı'nın üst katından denize baksa, Tab'i Mustafa Efendiden
bir beste dinlese veya çok sevdiği Sihirli Flüt'ü çalsalar, yine
buna benzer şeyler duyacaktı. Kafası, üstüvanesi altindan geçen
her şeye kendi içindeki ufuneti basan, böylece manasını ve şeklini
örtüp kaybeden bir küçük el tezgahına benziyordu. Mümtaz buna
-soğuk baskı- derdi.
Aylardır ki Mümtaz'ın dış alemle teması böyle oluyordu. Ona
her şey Nuran'la aralarındaki dargınlığın içinden geçerek, onun tarafından
havası, rengi, mahiyeti bozularak geliyordu. Uzviyetinde
bir gizli zehirlenme vardı; onun değişikliklerine göre etrafla konuşuyordu.
Bu bazen herşeyi bir kalemde silen, İstanbul'un o yağmurlu,
puslu sabahları gibi her rengi söndüren bir yıkılış olurdu. Mümtaz
onun kat kat yığılan perdelerini istediği kadar zorlasın; tanıdığı, bildiği
hiçbir şeyi göremezdi. Kül rengi bir tıkızlık, akışı bile belli olmayan
bir nehir gibi, başta kendi varlığının şuuru olmak üzere, herşeyi
alıp götürürdü. Bu, ömür dediğimiz şeyle beraber yürüyen bir
nevi küller altında Pompei idi.
Böyle zamanlarda Mümtaz için iyi, kötü, güzel, çirkin hiçbir
şey yoktu. Tıpkı arkasındaki uzviyetten, kendisini besleyen sinir cihazından,
terkip ve tahlil imkanlarından alakası kesilmiş, adeta tek
başına kalmış bir gözde, son ihsas anlarını tek başına yaşayan müstakil
bir gözde sade sarsılıştan ibaret bir kainatın akisleri gibi,
Mümtaz bu ölüm bahçesinin canlı hayallerine, o kül rengi tıkızlıktan
kopup kendisine gelen her şeye anlamadan bakardı.
Bazen de evi sarsan, camlardan temellere kadar herşeyi çıldırtan
bir korku olur ve Mümtaz, melekelerinin azami hadde varmış
çılgınlığı içinde her şeyden adeta korkarak yaşardı. Hiçbir deniz
kazası, batmak üzere olan bir gemiyi bu kadar her parçasiyle sarsmaz,
her çivisini yerinden oynatmazdı.
Bedesten'e doğru saptı. Müzayede salonu boştu. Fakat iki taraflı
camekanlar, odalar, yarınki büyük satış için hazırlanmıştı. Camekanlardan
birinde iki aydan beri dedikodusu bütün İstanbul'u
dolduran eski mücevherlerden biri tek başına, küçük bir yıldız topluluğu
gibi haşin, insan dışı, fakat güzel parlıyordu.
Sanki bir gerçek, kendi büyük ve derin cevherinde tutuşmuş
yanıyordu. Bir nevi ulviyet, azami vuzuha varmış idrak, yahut insanı
kendisinde öldürmeğe, bütün zaaflarından kurtulmağa muvaffak
olmuş bir güzellik bu parıltıyı verebilirdi.
Bir an bu mücevheri Nuran'ın boynunda görmeğe çalıştı. Fakat
muvaffak olamadı; saadet hülyası kurmayı unutmuştu. Şüphesiz
ki, Mümtaz için bu mücevhere sahip olma imkanı yoktu. Fakat
genç kadınla tekrar aynı havanın içinde buluşmaları, tekrar sevişmeleri
ona büsbütün imkansız görünüyordu. Bu imkansızlık, önündeki
süsün insan dışı parıltısıyle zihnindeki kadının güzelliğini
onun için ayrı şey yapıyordu.
Sanki genç kadın hayatından uzaklaşmakla bütün zaaflarından,
paylaştıkları her şeyden yıkanmış, hayatın erişilmez tabakalarında
bu elmasın parıltılı katılığını kazanmıştı. Bir kelime ile ayrılık
onu Mümtaz'ın aleminin dışında, efsanevi bir mevcudiyet yapmıştı.
-Keşki hep böyle uzakta, bu kadar yalnız, kendisi olarak güzel
ve herşeyden uzak bilseydim...- O zaman bütün vicdan azaplarından,
içini burgu gibi delen bir yığın hatıradan kurtulacaktı. Bu belki
genç adamın hayalinde kendisini terkeden kadının zaman zaman
büründüğü çehrelerden biriydi. Fakat onun yanıbaşında, aylarca
günlerin ekmeğini beraber kırıp yedikleri insan, kendisi için o kadar
azaba katlanmış, bütün ümitlerini paylaşmış, bir an herşeyin dışında
yalnız onunla, yalnız onun için yaşamış bir varlık, kendi kadını
olan Nuran vardı. Fakat bununla da kalmıyordu. Küçük ve çoğu,
asıl fon ve rengini Mümtaz'ın ruhundaki arızalardan alan hadiselerin
çizgi çizgi yaptığı, adeta etine yapıştırdığı bir yığın Nuran
daha vardı ki, hepsi mahpus olduğu derinliklerden kurtulup suyun
yüzüne çıkmağa, oradan Mümtaz'ın hayatını idare etmeğe fırsat
arıyorlardı. Bunların hepsinin ayrı ayrı, bir Wagner operasının şahısları
gibi, hususi havalarla gelişleri, onun içinde uyanışları vardı.
Hepsi uzviyetini, sinirlerini ayrı hadlerde çıldırtarak zaptederlerdi.
Bazıları günlerce onu aynı haleti ruhiye içinde bunaltır, hiddetten
kine, en siyah ölüme kadar götürüp getirir, sonra bir küçük çağrı,
basit bir vesile ile yerini bir başkasına terkeder, o zaman kıskançlıktan
kısılmış yüz, hiddetten bozulmuş nabız birdenbire değişir;
dayanılmaz bir merhamet, içini parçalar, omuzları genç kadına karşı
işlediğini sandığı günahların ağırlığıyle çöker, kendini zalim, anlayışsız,
hodbin bulur, kendinden ve hayatından utanırdı.
Kıskançlığın, sevginin, pişmanlığın, arzunun ümitsiz tapınma
duygusunun bu üst üste uzattığı çehreler, kendi içinde ve teninde
bir büyük fırtına gibi derinden coşup çoğalan, ona yanaşacak, hatta
nefes alacak en küçük yer bırakmıyan ve genç adamı doğurdukları
alemde hapsedip tüketen bu çehreler, denebilir ki, onun üst üste
değişen dünyalarıydı.
Dışarıdan gelen her şey onun düzenine tabiydi. Onun renklerini
benimser, onun üstüne düşer, onun ışığıyle büyür, küçülürdü. O
kadar ki, Mümtaz'ın, hele son günlerde -benim- diyebileceği ve
kendi başına yaşadığı bir hayatı yoktu. Hep tezat halinde ve birbirini
kovalayan çehrelerin ikliminde yaşıyor, onlarla düşünüyor, onlarla
görüp duyuyordu. Halbuki zaman bu iç fırtınasında birçok
şeyleri durgunlaştırmış, kendi mantığına göre seçtiği bir yığın lüzumsuz
geçiciyi atmıştı. Bir bakıma göre Mümtaz şimdi sevgilisine
bu ayrılığın havasında daha başka türlü, daha kendisine benzeyen
çehrelerle sahipti. Artık onu eskisi gibi kıskanmıyordu. Mücrim,
zalim, insafsızca kayıtsız, sade insiyaklarının peşinde koşan
varlık, bu çehrelerin en zalimi ve en yalancısı ortadan çekilmişti.
Şimdi duyguları ve düşünceleri, daha ziyade durgun ve hüzünlü yüzüyle
öbürünü, kendisini itham eden, ona kabahatlerini saymadan
hatırlatan Nuran'ı sunuyordu.
Bu her türlü hatanın üstünde, bir yığın anlaşmazlığın zavallı
kurbanı, onu her budalalığında, her deliliğinde affetmiş, sakin tebessümüyle
ömrünün bütün acılarını örtmüş kadının hayaliydi. Bu
tebessüm arkasında kendisine ait o kadar büyük, facialı, muzlim
şeyleri gizlediği için, arkasında onun hatalariyle delikdeşik olmuş
bir kalb, insanlara itimadım kaybetmiş, bir bıkkınlık içinde her şeyi
bırakmış bir ömür bulunduğu ve bunların hiçbirini göstermediği,
hepsini örtüp sakladığı için, kendiliğinden en korkunç silah oluyordu.
...
Bu teşebbüs, içinde kendisine ait herşeyi, bütün hatalarını,
mücrim hareketlerini, hele kendisinin bu anlarda hiç anlamadığı taraflarını
seyretsin diye tutulmuş bir aynaya benziyordu. Sonra
Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren,
taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu
tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş
ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükunetin nasıl en son ve
çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün
ve sükunetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi
kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın
perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi.
Bu anlarda Nuran etrafındaki herşeyi tanısa bile kendisini tanıyamazdı.
Fakat dahası vardı. Ayrılığın ve azaplarının kendisine uzattığı
bu son hayal kaç tane Nuran'ın birden yerini aldı. Bu keskin, doğrudan
doğruya ciğerde çalışan hançer, bu tam öldürmeden kıvrandıran
kadeh, bütün sessiz kudretiyle hazırlansın diye tanıdığı kadının
hayran olduğu, tapındığı kaç hususiyeti birden kaybolmuştu.
Mümtaz'ı o kadar çıldırtan o çocuk neşesi, yalnız mesut kadınların
tanıdığı o feyizli bahar, kendisini bir aşkın ortasında, yarattığı bir
alemin içinde gibi idrak etmenin şuuru, o emniyet, o daima yaratış
halinde zeka ve ruh taşkınlıkları, artık hiçbiri, hiçbiri kalmamıştı. O,
neşe bir sırça kadehti ki, kırılmıştı. O taşkın, herşeyi örtmeğe hazır
bahar, bu önündeki elmasın katılığında feyizlerine son vermişti.
İşin en acısı Mümtaz'ın geçtiği yolların hiçbiri kaybolmasın diye
kendisine bir şeyler saklamasıydı, onun için bu durgun tebessümün
aynasında muhayyelesi her an ona kaybettiği cennetlerin bir köşesini
açardı.
Şimdi -biraz evvel olduğu gibi- bir şarkı, az sonra kaldırım taşında
kımıldanan bir aydınlık, bir konuşmada geçen tek bir cümle,
yolunun üstündeki bir çiçekçi dükkanı, bir başkasının gelecek günlere
dair bir tasavvuru, bir çalışma kararı, herşey geçmişe ait bir hayalle
onu bir sene evveline götürür, orada uyandırırdı.
Hakikat şuydu. Mümtaz Binbir Gece'deki eskicinin hikayesine
benzeyen ikiz bir ömrü yaşıyordu. Bir taraftan güzel günlerinin
hatırası zihninden ayrılmıyor; fakat o güneş doğar doğmaz, ayrılığın
gecesi bütün azaplariyle içinde kuruluyordu. Hulasa hemen hemen
muhayyilesinde yaşayan genç adam cennet ve cehennemini
beraberinde gezdiriyordu. Bu iki haddin arasında, uçurum kenarlarında
şiddetli uyanışlarla dolu bir somnambül hayatı vardı. Bu iki
zıt ruh haletinin arasından etrafla konuşur, dersini verir, talebelerini
dinler, yapacaklarını tarif eder, dostlarının işleriyle uğraşır, yakalandığı
zaman münakaşa eder, hulasa kendi hayatını yaşardı.
Genç adam bu kadar kalabalık ve kesif yaşamanın sıkıntılarını
adım başında çekerdi.
Zaman olurdu ki bütün hayatı sadece kaçışlardan ibaret kalırdı.
Zavallı Mümtaz, İstanbul sokaklarında bir nevi hayalet gemi gibi
yaşıyordu. Her özlediği yerden biraz sonra kendi içindeki rüzgar
onu kovuyor, haberi olmadan lengerler alınıyor, yelkenler şişiyor
ve uzaklaşıyordu.
Bu hissiliğin yanıbaşında çok zihni bir zaafı bulunmasa, Mümtaz
çoktan mahvolmuştu. Fakat seviştiği zamanlarda, bu aşka o kadar
zararlı olan bu ikiz yaratılış, şimdi onu kurtarıyordu. Onun için,
bütün yıkılışına rağmen, dış tarafında zaman zaman olsa bile az çok
kuvvetli ve velut görünüyordu. Bir ihtirasın, çok derine geçmiş bir
hayat tecrübesinin arasından etrafa baktığı için, gördüklerini daha
iyi anlıyor, görüş zaviyelerini ayarlamasını biliyordu. Zaten, yalnız
kendisine ait şeylerde acemi, çolpa ve ölünceye kadar hasta veya
çocuk kalmağa mahkum yaratılışlardandı.
...
Mümtaz, hiçbir şey düşünmemeğe karar vermiş insanların haliyle
acele acele yürüyordu. Çarşıdan Nuruosmaniye'ye çıktı. Oradan
aşağıya doğru saptı. Kiracıyı bir an evvel görmek istiyordu. Bir
an evvel bütün işleri bitmeliydi. -Hele bir İhsan iyi olsa... İhsan bir
kere iyi olsun da...- Bir dilenci sadaka istedi. Adam yerde, kıçına
bağladığı bir tekerlekli tahta üzerinde ellerine geçirdiği takunyalarla
yürüyordu. Bir örümcek kadar ince ve çarpık bacakları omuzunun
üstünden sarkıyordu; bu ayaklardan birisinin parmakları arasına
geçirdiği bir cıgarayı fosur fosur içiyordu. Yüzünün solgunluğu,
pejmürde hali, ilk yaklaşanı saran hasta insan manzarası olmasa, dilenciden
ve alilden ziyade, güç ve şaşırtıcı numaralar yapan bir akrobata,
dansın ve ritmin çılgınlığı içinde kah örümcek, kah yıldız
olan, şimdi bir kuğu kuşunu, biraz sonra bir gemiyi taklit eden bir
balet ustasına benzetilebilirdi.
Yüzü solgun ve zayıftı. Cıgarayı içine çekerken büyük bir haz
duyduğu aşikardı. Yaşı daha ziyade ince bıyıklarının tazeliğinden
belli oluyordu. Mümtaz, uzattığı parayı aldıktan sonra adamın vaziyetini
değiştireceğine, teşekkür etmek veya başka bir marifet göstermek
için daha şaşırtıcı bir hale getireceğine inanır gibi bekledi.
Fakat böyle olmadı. Bilakis başını eğdi, yüzünü görünmez yaptı ve
cıgarasından bir nefes daha çekti, sonra takunyalarına dayana dayana
daima bacakları, lifi bir ağaç dalı gibi omuzlarına ve gövdesine
sarılı, acele karşı kaldırıma geçti ve güneşte bir duvarın kenarına
dayandı. Bu haliyle daha ziyade bir kabusu, yarım doğmuş bir fikri
andırıyordu. Güneşte çimentosu düzlenmiş duvarın kenarında,
sokağa ait bir şeymiş gibi bekliyordu.
O zaman Mümtaz etrafına dikkat etti: Yol, güneşin altında harap
evleri, açık kapıları, dışarıya sarkmış cumbaları, çamaşır serili
balkonlariyle harap ve bitmiyecek korkusunu verecek kadar uzun,
bembeyaz, aydınlıkla adeta derisi soyulmuş gibi uzanıyordu. Şurada
burada, kaldırım kenarlarında bitmiş otlar vardı. Bir kedi, alçak
bir bahçe duvarından sıçradı ve sanki bu işareti bekleyen bir kereste
fabrikası, testeresini işletmeğe başladı.
-Hasta bir yol...- diye düşündü; bu manasız bir düşünce idi.
Fakat işte zihnine eklemişti. -Hasta bir yol...-, bir nevi cüzzama
yakalanmış, onun tarafından iki yana sıralanmış evlerin duvarına
kadar yer yer oyulan bir yol...
Başını kaldırdığı zaman, birkaç yolcunun durmuş, kendisine
baktığını gördü ve bulunduğu yerde bir nevi fenalık geçirdiğini anladı.
Halsizliği yüzünden bu cüzama tutulmuş, yer yer onun tarafından
yenmiş evlerden birinin duvarına dayanmağa mecbur oldu. Yol
güneşin altında, onun tarafından hala derisi yüzülerek uzuyordu.
Bir çocuk yaklaştı: -Su ister misiniz?- dedi. Mümtaz ancak,
-hayır!- diyebildi. Ah, bu yoldan bir çıkabilseydi. Fakat yürüyebilmesi
için yolun ayaklarının altında kaymaması, olduğu yerde durması
lazımdı. Acaba bu son mu? diye düşündü. Son... Kurtuluş...
Herşeyin bitmesi ve perdenin inmesi. O büyük ve ferahlatıcı boşanma.
Bütün kafasındakilere, hepsine birden -paydos!- demek, kapıları
açmak ve yol vermek, son zerresine kadar her hatırayı, her hayali,
her tasavvuru kovmak ve herhangi bir nesne, cansız ve şuursuz
bir mevcut olmak, bu güneşin altında parlak bir yılan sırtı gibi,
bir ucu dikilen sokağa, güneşin yer yer bir cüzam gibi kemirdiği
duvarlara, evlere katılmak, varlığın çemberinden çıkmak, bütün
tenakuzlarından kurtulmak...
Vİ
Kiracı, küçük dükkanda ilk defa doğuracak bir kedi yavrusunun
sancılı telaşıyle, herşeyden, duvarlardan, çuval çuval nalbur eşyasından,
kasalardaki çivilerden, tavandan aşağı asılmış bir yığın öteberi
hevenginden imdat umar gibi, ellerini oğuşturarak geziniyordu.
Onu görür görmez gözlerini kıstı. Bu insanla karşılaşmasının
alametiydi. Masa başında geçen uzun yıllarda, bulunduğu delikten
insanlara böyle bakmak itiyadını almıştı.
-Buyurunuz beyefendi oğlum... Ben de sizi bekliyordum. O
kadar, her gün olduğu gibiydi ki, bu son cümle olmasaydı, Mümtaz,
üst üste gönderdiği haberleri bir başkası tarafından uydurulmuş
bir şaka zannedecekti. Bu düşünce içinde suallerine cevap verdi:
-İyidir, teşekkür ederim. Selamları var, biraz rahatsız... Teşekkür
ederim. Konuştukça onun aynı adam olmadığını, hiç olmazsa
içinde sabırsızlık ve ümit denen zembereklerin çalıştığını, onu
uzun, upuzun darağaçlarına kendi kalbinin küçük vuruşlariyle
mıhladıklarını anladı.
-Bir kahve elbette içersiniz, yahut soğuk bir şey...
Mümtaz, hiçbir şey içmiyordu. Bu dükkan, bu çuval çuval eşya
onu sıkmıştı. Zaten adamın da fazla ısrara niyeti yoktu. Yirmi senedir
çektiği mide sancıları yüzünden iki yemek arasında herhangi
bir şey almanın sıhhate ne kadar dokunduğunu bilirdi. Onun için
teklifinin arkasından, tıpkı bir lüks seyahat vagonundan sonra hemen
bir marşandizin gelmesi gibi, şaşırtıcı bir çabuklukla işe geçti:
Kontratlar hazır, mağazanın da, deponun da...
Müıntaz'ın -bu sapa yerde-ki dükkanın mağaza, -mahalleyi
kokutan rutubetli mahzen-in depo oluşuna şaşırmasına meydan
vermeden, genç adamın önünde iki kontratı birden açtı. -Tabii, yengenizin
mühürü yanınızdadır?..-
Evet, yanındaydı. Kontratlarda hiçbir eksik yoktu. Mümtaz,
yengesi namına mühürledi. Adam cüzdanını çıkardı ve:
-Bir senelik kirayı hazırlamıştım.. diye bir zarf çekti.
Mümtaz:
-Acaba hasta mı? diyordu.
Mavi zarfı, içinden paradan başka herşeyin çıkmasını bekleyen
bir yüzle aldı. Tam o anda telefon çalmağa başladı. Genç adam,
kendi hayretine dışarıdan başkalarının da iştirak ettiği vehmine kapıldı.
Başkaları, her ikisini de tanıyanlar, hepsi bu işe şaşırıyordu.
Fakat birdenbire İhsan'a bir şey olmak korkusuyle o da ayağa kalktı;
onu burada arayabilirlerdi.
-Sana kalay al! diyorum, kalay, kösele... O kadar. Ne kadar
bulursan. Öbürlerini geç. Kalay, kösele...
Sesi, şimdiye kadar hiç tanımadığı bir irade ile bu iki maddeden
başka yeryüzünde ne varsa hepsini ilga ediyordu. Sonra bu iradeye
küçük bir şüphe karıştı:
-Biz makine işinden anlamayız... Sen dediğimi yap.
Telefonu kapattı. Tekrar yerine geçti. Konuşmanın işitildiğinden
canı sıkılmış gibiydi. bir şey yapmak için siyah gözlüklerini
taktı. Son derece uzaktan, genç adama:
-Tamam, değil mi? diye sordu.
Mümtaz, mavi zarfı cebine soktu. Gözleri, başka bir öğreteceğin
var mı? diye telefona dikili, kiracıya veda etti. Adamın yüzüne
garip bir utanma hissiyle bakmamıştı.
Hiçbir siyasi münakaşa, hiçbir sefir dosyası, yalnız bir tarafına
şahit olduğu bu konuşma kadar ona vaziyeti öğretemezdi. Harp
olacaktı. Sendeliye sendeliye yürüyor, ikide bir alnını siliyordu.
-Harp olacak, diyordu, Bu herhangi bir seferberlikten başka
türlü; daha emin, daha kat'i bir hazırlanıştı. Bu yüzde yüzün, yüzde
binin kat'iliği idi. Demek bütün bu dükkanların içinde bu sessiz hazırlanış
vardı; telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve
makine eşyası kalkıyor; rakamlar değişiyor; sıfırlar çoğalıyor, imkanlar
azalıyordu. Harp olacak. -Gideceğiz, hepimiz gideceğiz...-
Korkuyor muydu? Kendisini iyice yokladı. Hayır, korkmuyordu.
Hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. Sadece
rahatsız olmuştu. İçine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz
cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. Ne olduğunu anlamak
için beklemek lazımdı. -Ölümden korkmuyorum, diyordu. Bütün
ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki... Ondan korkmama sebep
yok.- Fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek
başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi.
Kaç defa Mümtaz, tıpkı, şurada sekiz, on kulaç su kaldı;
ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün
yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet
toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes
için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi;
ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve herşeyle
beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş
on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. -Bütün ıstıraplarım,
orada, o eşikte bitecek... Acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün
mü, hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin
eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir
akıbet. Fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem
parçasına isabet etmiş. Mademki kainat, her zerresiyle benim için
canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip
Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!- Hayır,
böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak,
satıhta yüzmekti. -Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine
giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir, diyoruz, istiyoruz,
memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye
eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
Bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden
yaratıyor, doğuruyoruz... Hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir
hali gibi kabul etmiyoruz.- Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna
kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Herşey bizden geliyor, bizimle
geliyor ve bizde oluyor.
Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar,
ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.
Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur.
Kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi,
yeni güneş manzumeleri kurulur. Denizlerin dibinde mercan
adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri
gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir
ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden
toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi.
Bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret
zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit
ve yer yer karartan akisleriydi.
Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde
ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı,
çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi
toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden
ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz
bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın
bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun
içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde herşeyle beraber
akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap
makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; herşey
bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu
kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor;
hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın
oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme
doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.
İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına
karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği
için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi
buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe
mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette
bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos'un peşine takılıp
koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden doğmuştu.
Onun için daha anlayışıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün
pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti.
Onun için Galathe'nin arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini
kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat
bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal
uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu.
Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan
sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. Orada her türlü
arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun
ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı, gerçekten
var olmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük,
değişmez zaruretin yanında kendi de yenibaştan talihler icat ediyordu.
Yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar
hep o varlık vehminin çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi,
kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum.
Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan
bir zerre değil, kendisi. Aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın
gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük
su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, -Mademki
düşünüyorum. O halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım,
mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıztırap çekiyorum,
o halde varım! Sefilim varım, budalayım varım! Varım, varım!- diyordu.
Vİİ
Eminönü'ne kadar, ne yaptığını bilmeden, acele acele bu nizamsız
düşüncelerin birinden öbürüne atlayarak gelmişti. Şimdi şu
vapurlardan birine atlayabilse, Boğaz'a gidebilseydi. Bir ay vardı ki
evinde yatmamıştı. Emirgan'ın arka taraflarında bu ev, eski medreselerin
avlusunu andıran kapalı bahçesiyle, Kandilli'den Beykoz'a
kadar bütün manzarayı kavrayan balkonuyle gözünde canlandı.
Bahçe gündüz güneşle, arı ve böcek sesleriyle dolu olurdu. Birkaç
meyve ağacı. bir ceviz, kapısının önündeki kestane, kenarlarda adını
bilmediği bir yığın çiçek vardı; iç kapı, vaktiyle limonluk olan
dar, camlı bir koridora açılırdı. Ondan sonra yazın o kadar serin
olan taşlık gelirdi. Burada geniş orta masası, küçük içki dolabı, büyük
bir sedir vardı. Merdiven genişti. Bazen iki yastık atarak Nuran'la
orada otururlardı. Fakat genç kadın daha ziyade yukarı katı,
büyük balkonu, Beykoz'a kadar bütün manzarayı kavrayan sofayı
severdi. Dönmesi imkansız olan günleri kendisinden uzaklaştırmağa
çalıştı. Şu dakikada onları düşünmeğe hiç lüzum yoktu. İhsan
hasta idi; içindeki rahatsızlık, o renksiz külçe hakiki şeklini almıştı.
O, İhsan'ın hastalığı idi, onun dili ile, onun ıstırabıyle konuşuyordu.
Bir ahtapot gibi sayısız kollarını uzatmış, herşeyi kucaklamıştı.
İçinde ve dışında o vardı. Tekrar yanıbaşında oluncaya kadar
bu böyle olacaktı. Ta ki onun ellerini avucuna alsın, nasılsın ağabey?
desin, gözgöze gelsinler; o zaman iş değişir, Nuran'ın zamanına
geçerdi. O vakit ayrılığın dünyası başlardı; herşeyi kendisine yabancı
bulan, kendisini sonsuz bir gurbette duyan insanın, belkemiği
yalnızlıktan ürperen, kadınsız erkeğin dünyası. Bir yığın iç parçalayıcı
yokluktan ibaret bir dünya idi bu. Hep böyle oluyor, çoktan
beri içiçe odalarda yaşıyor gibi, birinden öbürüne geçiyordu.
Fakat dönmesi imkansız olan, onu bırakmak niyetinde değildi.
Şimdi de karşısına iki genç kız kıyafetinde çıkmıştı. Biri kırmızısı
bol empirmesi içinde sadece tül ve kıvrım, öbürü çok açık göğsü
omuza doğru, hiçbir şey tutmayan tek bir düğme ile kesişin düzlüğünü
mühmel yapan ve vücuda adeta o anda ve çarçabuk, ancak elden
geldiği kadar örtülmüş halini veren sarı elbisesinde sade telaş,
nefes nefese karşısına dikildiler:
-Ah, Mümtaz, seni gördüğümüz ne iyi oldu.
-Neredesin, ayol, görünmezsin, etmezsin?
|