OBJEKTİVİZM: AYN RAND`DAN ALINTILAR
 [Felsefe]
ŞEKSPİRYEN
 [Kolaj Çalışma]
ŞEKSPİRYEN (English)
 [Collage Work]







HUZUR
 [AHMET HAMDİ TANPINAR(Roman)]




OBJEKTİVİZM: AYN RAND`DAN ALINTILAR - Felsefe

- … hangi düşüncede, hangi harekette ben diye bir varlık gösterdi ki? Hayattaki amacı neydi? Büyüklük… başkalarının gözünde. Şöhret. Hayranlık. İmrenme. Bunların hepsi başkalarından gelen şeyler. Tüm inançlarını başkaları dikte etti ona. O bunlara pek bağlı kalmadı, ama başkaları onun bağlı olduğunu sandığı sürece, bir sakınca görmedi. Baş derdi hep başkalarıydı. Büyük olmak istemiyor, büyük sanılmak istiyordu. Bina yapmak istemiyor, mimar olarak hayranlık toplamak istiyordu. Başkalarını etkileyebilmek için başkalarından çaldı. İşte sana kendini katıksız silme. İhanet ettiği, feda ettiği şey, kendi egosuydu. Oysa herkes ona bencil diyor.

-Çoğu insanın seçtiği yol odur.

-Evet! Bütün iğrenç hareketlerin de kökü o değil mi? Bencillik değil, benliğin yokluğu bu. Bir bak o insanlara. Hile yapan, yalan söyleyen, ama görünüşte saygınmış gibi davranan adam. O aslında kendisinin namussuz olduğunu biliyor, ama başkaları onu namuslu sandığı için, çevreden bir saygı topluyor, oradan kendine elden düşme bir özsaygı çıkarıyor. Kendi yapmadığı bir şeyin alkışını toplayan adam. O da kendinin sıradan biri olduğunu biliyor, ama başkalarının gözünde büyük. Bir de aşağıdakilere sevgi duyduğunu söyleyip, o yeteneksizlere satılan, o yolla kendi üstünlüğünü kanıtlamaya kalkanlar var. Tek amacı para kazanmak olan adam var. Ben para kazanma arzusunda bir kötülük görüyor değilim. Ama para, yalnızca bir amaca giden araçtır. İnsan onu kendi özel bir amacı için istiyorsa, sanayiye yatırım yapmak, bir şeyler yaratmak, incelemeler yapmak, seyahat etmek, lüksün tadını çıkarmak için istiyorsa, bunda ahlakdışı bir şey yok. Ama parayı en ön plana yerleştiren insan, çok daha ileri gider. Kişisel lüks kavramı çok sınırlı bir şeydir. Onların istediğiyse gösteriş. Göstermek, şaşırtmak, eğlendirmek, etkilemek. Hep başkalarına dönük. Bunlar da elden düşmeci. Kültürel girişim dedikleri şeylere bak. Adamın biri konferans veriyor, birinden ödünç aldığı, kendisi için hiç önem taşımayan şeyler söylüyor. Dinleyenler için de önemsiz o şeyler. Ama kalkıp gitmiyorlar. Dinliyorlar. Sonradan dostlarına, ünlü birinin konferansını dinledik diyebilmek için. Hepsi elden düşmeci.

-Ben Ellsworth Toohey olsaydım, sen bencilliği mi savunuyorsun, başka şeyi mi derdim. Bunların hepsi bencil şeyler değil mi? Dikkati çekmek, beğenilmek, hayran olunmak.

-Başkalarının gözünde ama. Kendi özsaygıları pahasına. En önem verdikleri şeye bakarsan, yani değerler, yargılar, maneviyat açısından bakarsan, başkalarını kendilerinden daha ön plana alıyorlar. Hayırseverliğin gerektirdiği gibi. Gerçekten bencil olan insan, başkalarının onayından etkilenmez. Ona hiç ihtiyacı yoktur.

 

 

-Onların gerçeklere, fikirlere, yapılan ve yapılacak işe kaygılandığı yok. Onların tüm ilgisi insanlara dönük. “Bu doğru mu?” diye sormuyorlar. “Başkaları bunu doğru sayıyor mu?” diye soruyorlar. Yargılamak için değil, tekrarlamak için. Yapmak için değil, yapıyormuş izlenimi vermek için. Yaratmak değil, göstermek. Yetenek değil, dostluk. Nitelik değil, fors.

 

 

-Bağımsız yargılarını askıya aldın mı, bilincini askıya almışsın demektir. Bilinci durdurmak, hayatı durdurmaktır. Elden düşmecilerde bir gerçekçilik duygusun yoktur. Onların gerçeği kendi içlerinde değil, bir insanı diğer insandan ayıran o küçük boşluğun içinde bir yerlerde. Kimlik değil, ilişki.

 

 

-Elden düşmeci de eyleme girişir, ama onun eyleminin kaynağı, yeryüzünde yaşayan bütün insanlara dağılmıştır.

 

 

-Sanırım senin elden düşmecilerin de bunu anlıyor. Yani, için için kabullenmek istemeseler bile, anlıyorlar. Kendi başına ayakta duran birini kabul etmeyip onun dışında her şeyi kabul edişlerine dikkat ediyor musun? Öyle birini hemen tanıyorlar. İçgüdüsel olarak. Ona karşı özel, sinsi bir nefretleri var. Katilleri bağışlarlar, diktatörlere hayranlık duyarlar. Suç da, şiddet de, bir tür bağ. Ortak bağımlılığın bir türü. Bağlara ihtiyacı var onların. O küçük, sefil kişiliklerini, karşılaştıkları her tek kişiye zorla kabul ettirmeye kalkıyorlar. Buna ihtiyaçları var. Bağımsız adam, öldürüyor onları… Çünkü kendilerini o adamın içinde bulamıyorlar, oysa onların bildiği tek varoluş biçimi de o. Bağımsızlığa yönelik her türlü fikre karşı, o habis direnişlerini görüyorsun. Bağımsız insana karşı ne kötülüklere yöneleceklerini biliyorsun. Dön de kendi hayatına bak, Howard. Sonra da karşılaştığın insanlara bak. Onlar biliyor. Korkuyorlar. Sen onlara bir sitemsin.

 

 

-Bir insan şöyle bir durup kendi kendine, benim hiç gerçek anlamda kişisel bir arzum oldu mu, diye sorsa, cevabı hemen bulur. Bütün isteklerinin, çabalarının, rüyalarının, ihtiraslarının hep başka insanlardan gelme bir motivasyon olduğunu görür. Aslında çabaları maddesel zenginlik uğruna bile değildir, elden düşmecinin hayali sayabileceğimiz saygınlık içindir. Bir onay arar. Kendinin olmayan bir onay. Ne o mücadeleden bir keyif alır, ne de başardığı zaman bir sevinç duyar. Bir tek şey için bile, “Bunu isteyişim, kendim istediğim içindir, yoksa komşularım bana imrensin diye değil,” diyemez. Ondan sonra da, neden mutsuzum diye merak eder.

 

 

-Peter Keating’in tek bir arkadaşının bile kalmadığını fark ediyor musun? Nedenini görebiliyor musun? İnsan kendine saygı duymuyorsa, başkalarını ne sevebilir, ne de onlara saygı duyabilir.

 

 

-Bizler insanoğlundaki büyüklüğün ne olduğunu da, onu nasıl tanıyabileceğimizi de anlamak için hiçbir çaba göstermiş değiliz. Bir uyurgezerlik havası içinde, büyüklüğün kendini feda etmekle ilişkili olduğu noktasına takılmışız. Salyamız aka aka, kendini feda etmek en büyük sevaptır, deyip duruyoruz. Bir an durup da düşünelim bakalım. Her şeyi feda etmek sevap mıdır? Kişi kendi dürüstlüğünü, namusunu feda edebilir mi? Ya onurunu? Özgürlüğünü? İdealini? İnançlarını? Duygularının dürüstlüğünü? Düşünce özgürlüğünü? Oysa insanoğlunun sahip olduğu en değerli şeyler bunlar değil mi? Bunları elde edebilmek için feda ettiği şeyler, fedakarlık sayılmaz, karlı alışveriş sayılır. Ama bu varlıkları, onun hiçbir neden uğruna asla feda edemeyeceği şeylerdir. O halde tehlikeli ve kötü zırvalıkları tekrarlayıp durmaktan vazgeçelim mi? Kendini feda etme konusunu? Aslında esas feda edemeyeceğimiz ve feda etmememiz gereken şey, o benliğimizdir. İnsanda en çok saygı göstermemiz gereken şey, feda edilmemiş bir benlik olmalıdır.

 

 

-Binlerce yıl önce, birisi ateş yakmasını keşfetti. Herhalde insan kardeşlerine ateş yakmayı öğretti diye, o ateşte yakmışlardır onu. İnsanların korktuğu bir şeytanla işbirliği yapan kötü biri olarak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanların ısınmak için, yemeklerini pişirmek için, mağaralarını aydınlatmak için bir ateşi olmuştur. O adam onlara, akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, karanlığı yeryüzünden kaldırmıştır. Yüzyıllar geçmiş, derken biri tekerleği icad etmiştir. Herhalde o da insan kardeşlerine öğrettiği tekerleğin çarkında parça parça edilmiştir. Yasak şeylerle uğraşan bir küstah olarak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanlar artık ufukları aşarak yolculuk edebilmeye başlamışlardır. Bu adam onlara, akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, dünyanın yollarını açmıştır.

O adam, o boyun eğmeyen ilk adam, insanoğlunun başlangıçtan bugüne kadar yarattığı her büyük efsanenin ilk bölümünde, karşımızdadır. Promete zincirlerle bağlanmış, yırtıcı kuşlara peşkeş çekilmiştir, çünkü tanrıların ateşini çalmıştır Adem acı çekmeye mahkum edilmiştir, çünkü bilgi ağacının meyvesini yemiştir. Efsane ne olursa olsun, insanlığın belleğinin gölgeleri içinde, bu güzelliğin bir tek kişiyle başladığı, o kişinin de cesaretinin bedelini ödediği bilinir.

Yüzyıllar boyunca ortaya çıkan bazı adamlar, yepyeni yollara doğru ilk adımları atmışlar, bunu yaparken de kendi vizyonlarından başka bir silaha sahip olmamışlardır. Amaçlar farklıdır, ama hepsinin bir ortak noktası vardır. Atılan adım ilk adımdır, yol yeni bir yoldur, vizyon kimseden ödünç alınmış değildir, ve bu kişilere tepki olarak da her zaman nefret yöneltilmiştir. Büyük yaratıcılar... düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler... hep çağlarının insanlarına karşı tek başlarına durmuşlardır. Yeni çıkan her büyük fikre karşı gelinmiştir. Her yeni büyük icat kınanmış, lanetlenmiştir. Motor saçma bir şey olarak karşılanmış, uçak imkansız diye düşünülmüştür. Otomatik tezgah kötü bir icat sayılmıştır. Ama ödünç almadıkları vizyonlara sahip olan insanlar yine de yolarına devam etmişlerdir. Mücadele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir. Ama sonunda kazanmışlardır.

Hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet etmek düşüncesiyle harekete geçmiş değildir, çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediyeyi reddetmişlerdir ve o hediye, bu kişinin güçlükle sürdürdüğü mücadele dolu hayatı mahvetmiştir. Bu kişinin tek gerçeği, kendi amacı olmuştur. Kendi gerçeği, onu kendi usulünde yapabilmesi, başarabilmesi. Bir senfoni, bir kitap, bir motor, bir felsefe, bir uçak ya da bir bina... Odur onun hayattaki amacı. Hayatı da odur. Yarattığı şeyi duyanlar, okuyanlar, işleyenler, inananlar, ona binip uçanlar ya da içinde yaşayanlar değildir onun için önemli olan. Mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. Yaratılan şeydir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil. Yaratılan şey, o kişinin gerçeğine biçim vermiştir. O da kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur.

O kişinin vizyonu, gücü ve cesareti, kendi ruhundan gelmektedir. Ama bir insanın ruhu, kendi benliğidir. Bilinci dediğimiz kimliğidir. Düşünmesi, hissetmesi, yargılaması, eyleme geçmesi, hep ego'nun fonksiyonlarıdır.

Yaratıcılar benliksiz değildir. Güçlerinin bütün sırrı budur. O gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup harekete geçmesi, kendi kendini yaratması bundandır. Bir ilk amaç, bir enerji, bir hayat gücü, bir başlatıcı. Yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. Kendileri için yaşamışlardır.

Ve insanlığın şeref tacı olan şeyleri ancak kendileri için yaşamakla başarmışlardır. Başarının yapısı, doğası böyledir.

İnsan ancak kendi zihniyle var olabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı, kendi beynidir. Hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle bulurlar. İnsanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzları, büyük kas gücü yoktur. Yiyeceğini ya toprağa ekmek, ya da avlamak zorundadır. Ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyacı vardır. Avlamak için silahlara, dolayısıyla silah yapmaya ihtiyacı vardır ki o da bir düşünce sürecidir. Bu en basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa kadar, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi insanın bir tek niteliğinde doğmaktadır... o da mantıklı bir zihnin fonksiyonudur.  

Ama zihin, bireyin sahip olduğu bir şeydir. Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insanın yaptığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncenin bir ortalamasıdır. İkincil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem... yani mantık yürütme süreci... bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. Yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler.

Başka insanların düşüncelerini biz miras yoluyla alırız. Tekerlek de miras kalmıştır bize. Onu alır, araba yaparız. Derken araba değişir, otomobil olur. Otomobil de uçak olur. Ama bu sürecin tümü yer alırken, b,izim diğer kimselerden aldığımız tek şey, onların düşüncelerinin ortaya koyduğu son üründür. Eylem gücü, bu son ürünü alıp malzeme olarak kullanan, oradan bir sonraki adımı ortaya çıkaran yaratıcı güçtür. Bu yaratıcı güç ne verilebilir, ne de alınabilir. Paylaşılamaz ve ödünç verilemez. Bir tek kişiye, bir bireye aittir. Yaratılan şey, yaratanın mülküdür. İnsanlar birbirlerinden öğrenirler. Ama öğrenmenin tümü aslında malzeme değiş tokuşudur. Hiç kimse bir başkasına düşünme kapasitesini veremez. Oysa o kapasite, bizim sağ kalmak için tek gücümüzdür.

Bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. İhtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir. İnsan burada kendini temel bir seçimle karşı karşıya bulur. Ancak iki yoldan birini seçerek sağ kalabileceğini görür. Ya kendi zihninin bağımsız çalışmalarıyla, ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak olarak. Yaratıcı başlatır. Asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir. Asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır.

Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir. Asalağın derdi ise insanları fethetmektir.

Yaratıcı, kendi işi için yaşar. Başka insanlara ihtiyacı yoktur. En önemli amacı, kendi içindedir. Asalak elden düşme yaşar. Başkalarına ihtiyacı vardır. Başkaları onun baş amacı haline gelir.

Yaratıcının temel ihtiyacı, bağımsızlıktır. Mantık yürüten zihin, herhangi bir türlü zorlama altında çalışamaz. Kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşünceler boyun eğemez. Gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. Bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.

Elden düşmecinin temel ihtiyacı, beslenebilmek için diğer insanlarla olan bağlarını sağlamlaştırmaktır. İlişkileri birinci sıraya koyar. İnsanoğlunun başkalarına hizmet etmek için var olduğunu söyler. Kendini feda etmekten, hizmet ve yardım etmekten söz eder.

Bu düşünce, insanın başkaları için yaşamasını, başkalarını kendinden ön plana almasını gerektiren bir doktrindir.

Hiç kimse başkaları için yaşayamaz. Vücudunu paylaşamadığı gibi, ruhunu da paylaşamaz. Ama elden düşmeci, yardım etmeyi bir sömürü silahı olarak kullanmakta, insanoğlunun ahlaki ilkelerini değiştirmektedir. İnsanlara yaratıcıyı mahvetmenin bütün yolları öğretilmektedir. Bağımlılığın bir sevap olduğu öğretilmektedir insanlara.

Başkaları için yaşamaya kalkan kişi, bir bağımlıdır. Amaçları açısından bir asalaktır, hizmet ettiği kimseleri de asalak haline getirir. Bu ilişkiden doğabilecek tek şey, birlikte yozlaşmaktır. Kavram olarak imkansız bir şeydir bu. Gerçek hayatta buna en yakın olan şey, başkalarına hizmet etmek yaşayan kişidir ki o da köledir. Eğer fiziksel kölelik bile iğrenç bir kavram olarak gözüküyorsa, ruhsal kölelik bundan ne kadar daha iğrenç bir kavram olmalıdır! Savaşta ele geçirilen kölenin kendine göre bir gururu vardır. Karşı koymuştur ve içinde bulunduğu durumu kötü bir şey olarak görmektedir. Ama kendini kendi isteğiyle köle haline getiren, bunu sevgi uğruna yaptığını söyleyen adam, yaratıkların en aşağılığıdır. İnsanlığın onurunu düşürmekte, sevgi kavramını küçültmektedir. Ama hizmet, hayır ve yardım doktrininin altında yatan budur.

İnsanlara en yüce sevabın, başarmak değil, vermek olduğu öğretilmiştir. Oysa insan yaratılmamış bir şeyi veremez. Yaratma, dağıtımdan önce gelmek zorundadır, yoksa dağıtılacak bir şey bulunamaz. Yaratıcının ihtiyaçları, ilerde yararlanacak herkesin ihtiyacından önce gelmek zorundadır. Oysa bize, kendi üretmediği hediyeleri dağıtan adamı, o hediyeleri mümkün kılandan daha çok takdir etmek öğretilmiştir. Bir yardım, bir hayır olayını överiz. Bir başarı karşısında, omuz silkip geçeriz.

İnsanlara ilk görevlerinin, başkalarını çektiği acıları dindirmek olduğu öğretilmiştir. Ama acı çekmek bir hastalıktır. İnsanın karşısına böyle bir durum çıkarsa, rahatlatmaya, yardım etmeye çalışır. Bunu en yüce sevap haline getirmek, acıları hayatın en önemli parçası haline getirmek demektir. Kişi sevapkar olabilmek için başkalarının acı çektiğini görmek ister duruma düşmektedir. İşte hayırseverliğin yapısı budur. Yaratıcı hastalıkla ilgilenmez, hayatla ilgilenir. Buna rağmen yaratıcıların çalışmaları sayesinde hastalıklar birer birer ortadan kalkmıştır. İnsanın vücuduna ve ruhuna ait hastalıkların önüne geçilmiş, bu sayede acı çekilmesi de, hayırseverlerin ve yardımseverlerin yapamayacağı kadar önlenmiştir.

İnsana başkalarıyla aynı görüşte olmanın da bir sevap olduğu öğretilmiştir. Oysa yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. İnsanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. Yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. İnsanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. Ama yaratıcı tek başına duran adamdır.

İnsanlara "ego"nun kötülük demek olduğu öğretilir. Sevabın ideali, benliksizliktir. Oysa yaratıcı, salt anlamda bencil kişidir. Benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. Bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.

Bu noktadaki tersine dönüş en korkuncudur. Konu çarpıtılmış, insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayırseverlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarını uğruna kendisi acı çekecektir, ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği de söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmıştır, çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekarca oyun bu olmuştur.

Bağımlılık ve acı çekme, bu yolla hayatın temelleri haline getirilmiştir.

Seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. Seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. Yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. Bu temel bir sorundur. Bir ölüm kalım sorunudur. Yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. Elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır. İnsanın bağımsız "ego"sundan doğan her şey iyidir. İnsanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.

Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışındadır. Bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir.

Dereceler ve yetenekler değişebilir, ama ana ilke her zaman aynıdır. Kişinin bağımsızlığının, inisiyatifinin ve işine duyduğu kişisel sevginin derecesi, onun bir çalışkan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. Bağımsızlık insani sevapların ve insanlık değerlerinin tek ölçüsüdür. İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil. Kişisel gururun yerini alabilecek hiçbir şey yoktur. Bağımsızlıktan başka da bir kişisel gurur standardı yoktur.

Doğru dürüst ilişkilerde, hiç kimsenin hiç kimseye feda edilmesi söz konusu değildir. Mimarın müşterilere ihtiyacı vardır, ama kendi çalışmalarında onların isteklerine boyun eğmez. Onların da mimara ihtiyacı vardır, ama evi ona sipariş etmeleri, sırf ona bir para vermek için değildir. İnsanlar yaptıkları işleri, özgür ortak rızayla, ortak ve karşılıklı çıkarları doğrultusunda değiş tokuş ederler, bunu ancak kişisel çıkarları birbirine uyuyorsa, her ikisi de bu değiş tokuşu istiyorsa yaparlar. İstemiyorlarsa, birbirleriyle iş yapmak zorunda değildirler. Gidip başkalarını ararlar. Eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. Bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban cellat ilişkisidir.

Hiçbir iş, hiçbir zaman kolektif olarak yapılmamıştır, çoğunluk kararıyla yapılmamıştır. Her yaratıcı iş, bir tek bireyin düşüncesi rehberliğinde başarılmıştır. Bir mimar, binasını dikmek için pek çok sayıda insana gereksinim duyar. Ama onlardan, kendi tasarımına oy vermelerini istemez. Birlikte serbest bir anlaşmayla çalışırlar ve her biri kendi işlevinde özgürdür. Mimar başkalarını ürettiği çeliği, camı, betonu kullanır. Ama o malzemeler, mimar gelip elini sürünceye kadar, çelik, cam ve beton olarak kalırlar. Mimarın bunlarla ne yaptığı, kendi bireysel ürünüdür ve kendi bireysel mülküdür. İnsanlar arasında doğru dürüst işbirliğinin tek yolu budur.

Dünya yüzündeki ilk hak, "ego"nun hakkıdır. İnsanın ilk görevi kendine karşıdır. Ahlaki yasası; birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. Ahlaki sorumluluğu da, istediğini yapmaktır, yeter ki, istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın. Buna yaratıcı zihnin tümü dahildir... Düşünüşü de, çalışması da. Ama buna bir gangsterin alanı dahil olmadığı gibi, bir hayırseverin, bir diktatörün alanı da dahil değildir. Kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. Ama kişi tek başına... hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. Soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. Bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir. Hepsi elden düşmecinin alanına girer.

İnsanları yönetenler bencil değildir. Onlar hiçbir şey yaratmazlar. Varlıklarını ancak başkaları kanalıyla sürdürürler. Onların amacı, yönettikleri kişilerde, onların köleleştirilmesinde yatar. Dilenci kadar bağımlıdırlar onlar da. Sosyal hizmet görevlisi kadar, haydut kadar bağımlıdırlar. Bağımlılığın türünün önemi yoktur.

Ama insanlara bu elden düşmecileri... zorbaları, imparatorları, diktatörleri... bencilliğin temsilcisi saymaları öğretilmiştir. Bu sahtekarlıkla birlikte insanların ego'yu öldürmesi sağlanmıştır. Hem kendilerinde, hem de başkalarında. Bu sahtekarlığın amacı, aslında yaratıcıları yok etmektir. Ya da zincire vurmaktır. O da aynı şeydir.

Tarihin başlangıcından bu yana, iki hasım her zaman karşı karşıyadır. Biri yaratıcı, diğeri de elden düşmecidir. İlk yaratıcı tekerleği icad ettiği anda, ilk elden düşmeci buna tepki göstermiştir. O da hayırseverliği icad etmiştir.

Yaratıcı, sürekli olarak inkar edilmesine, saldırılar görmesine, eziyetlere uğramasına, sömürülmesine rağmen yoluna devam etmiş, bütün insanlığı da kendi enerjisiyle peşinden ilerletmiştir. Elden düşmecinin bu sürece engeller çıkarmaktan başka katkısı yoktur. Bu kapışmanın bir baka adı daha vardır... burada birey, kolektife, topluluğa karşıdır.

Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin "ortak çıkarı", insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayırseverin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayırsevere bir amaç uğruna öldürülüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin amacı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, sonunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır. Kolektivist hareketin liderleri kendileri için hiçbir şey istememektedirler. Ama bir de ortadaki sonuçlara bakın.

Bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol... elini çekmektir!

Uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemektir. Vahşinin tüm hayatı halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafından yönetilir. Uygarlık insanı insanlardan kurtarma sürecidir.

    

 

 

 

 

 

-… herhangi bir insanla aynı gezegende yaşamak istiyorsam Allah belamı versin!

 

-Hayat ona göre ancak hareket olarak tanımlanabilirdi. İnsanın hayatı amaçlı bir hareketti.

 

-İşte dünya bu, dünyanın aslı bu, kenti oluşturan da bu… ikisi birlikte gidiyor… binaların köşeli biçimleriyle, amaç dışında her şeyden arınmış bir yüzün köşeli hatları. Çelik gibi yükselen basamaklarla, amaca yönelik adımlar. Işıkları, çeliği, fırınları, motorları icat eden tüm adamların yaşadığı da buydu. Dünya demek, onlar demekti. Karanlık köşelere büzülen, yarı dilenip yarı tehdit eden, hayatta hak iddia etmek ve sevapkarlıklarını ilan etmek için kendi açık yaralarını böbürlenerek gösteren adamlar değil.

 

 

-Bir tek şey biliyordu, o da insanın kendi arzularını elde etmek için var olduğuydu.

 

 

-Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lanetlemişsiniz demektir. Parayı sahtekarlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz işleri mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem haline gelir, bir başarıyı değil, bir ayıbı hatırlatır. O zaman avazınız çıktığı kadar, para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız. Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?

 

 

-İsterseniz size insanların karakterlerine dair bir ipucu vereyim: Parayı lanetleyen insan, onu şerefsizce elde etmiştir; ona saygı duyan insan, hak ederek kazanmıştır.

Biri size paranın kötü olduğunu söylüyorsa, o insandan canınızı kurtarırcasına kaçın. O söz, yaklaşan bir yağmacının ayak sesidir. İnsanlar yeryüzünde bir arada yaşadıkça ve ihtiyaç da birbirleriyle iş yapma yönünde oldukça… eğer parayı terk ederlerse tek alternatifleri bir silahın namlusu olur.

 

 

-Para, toplumsal değerin barometresidir. Ticaretin, iki tarafın rızasıyla değil de, zorlamayla yapıldığını görürseniz, üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal alıp satanlara değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların çalışmayla değil de nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalarınız da sizi bütün bunlardan korumuyorsa, tam tersine, o insanları size karşı koruyorsa, yolsuzluğun ödüllendirildiğini, dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak olduğunu anlarsınız. Para öyle soylu bir araçtır ki, silahla rekabet etmez, gaddarlıkla anlaşmaz. Bir ülkenin, yarı hak, yarı yağma ortamında yaşamını sürdürmesine izin vermez.  

 

 

-Bir başka kişiden yardım alan herkesin, bunun yalnızca iyi niyetle verildiğini bileceğini, karşılığında da iyi niyet borçlu olduğunu düşündüm. Ama görüyorum ki yanılmışım. Yiyeceğini hak etmeden alabildiğini görünce, sevginin de hak etmeden elde edilebileceğini sandın.

 

 

-İşte sizin teorinizdeki kusur bu, baylar. Ve bundan kurtulmanıza yardım etmeyeceğim. İnsanları mecbur tutarak iş görmeyi seçecekseniz, yapın. Ama kurbanlarınızın gönüllü işbirliğine ihtiyacınız olduğunu göreceksiniz. Şu anda gördüğünüzden çok daha çeşitli biçimlerde hem de. Kurbanlarınız da, sizin varlığınızı mümkün kılan şeyin, zorla yaptıramayacağınız bir şey olduğunu, onların kendilerinin gönüllü olarak kabul etmesi olduğunu öğrenecekler. Ben tutarlı davranmayı seçiyorum, size de beklediğiniz biçimde boyun eğeceğim. Ne yapmamı istiyorsanız, tabanca zoruyla yapacağım. Beni hapse mahkum ederseniz, beni oraya yollamak için silahlı adamlar yollamak zorunda kalacaksınız. Kendiliğimden yola koyulacak değilim. Para cezası verecekseniz, alabilmek için mallarıma el koymanız gerekecek. Gönüllü olarak ödemem. Beni zorlamaya hakkınız olduğuna inanıyorsanız… silahlarınızı açıkça kullanın. Eyleminizin niteliğini saklama konusunda size yardımcı olmayacağım.

 

 

-Ben yalnızca kendi karım için çalışırım. Ve o karı hak ederim.

 

 

-Ben yalnız kendi karım için çalışırım… karımı da, ürettiğim malları, bunlara ihtiyaç duyan ve satın almaya gücü yeten kimselere satarak elde ederim. Bu malları, onların yararına ve kendi zararıma üretmem. Kendi çıkarlarımı onlarınkine feda etmem, onlar da kendi çıkarlarını benimkine feda etmezler. Eşit olarak, iki tarafın rızasıyla ve iki tarafın avantajına dönük olarak iş görürüz. Bu yolla kazandığım her kuruştan gurur duyuyorum. Zenginim ve sahip olduğum her kuruştan da gurur duyarım. Paramı kendi çabamla, serbest piyasada, iş yaptığım her insanın rızasıyla kazandım. Çalışma hayatına adımımı attığım zamanlar, beni istihdam edenlerin rızasıyla, şimdi yanımda çalışanların rızasıyla, ürünlerimi satın alanların rızasıyla. Bana sormaya korktuğunuz tüm sorulara açıkça cevap vereceğim. İşçilerime, bana sundukları hizmetin karşılığı olarak hak ettiklerinden daha fazla para vermek ister miyim? İstemem. Mallarımı müşterilerimin bana ödemeye razı olduğu fiyattan daha ucuza satmak ister miyim? İstemem. Zararına satmak ya da bedava vermek ister miyim? İstemem. Eğer bu kötülükse, kendi standartlarınıza göre bana ne yapacaksanız yapın. Bunlar benim standartlarım. Her dürüst insanın yapması gerektiği gibi ben de kendi hayatımı kazanıyorum. Kendi varlığımı, o varlığı yaşatmak için çalışmak zorunda oluşumu bir suç olarak görmeyi reddediyorum. Bunu yapabilen biri olmamı ve bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmemi bir suç olarak kabullenmeyi reddediyorum. Çoğu kişiden daha başarılı bir şekilde yapmamı da bir suç olarak görmüyorum. Benim çalışmamın, komşularımın çalışmalarından daha değerli oluşunu, çoğu kişinin benim üretimimi satın almaya, karşılığında para ödemeye istekli oluşunu bir suç olarak göremem. Yeteneklerim için özür dilemeyi reddediyorum… başarım için özür dilemeyi reddediyorum… param için özür dilemeyi reddediyorum. Eğer bu kötülükse, bunu istediğiniz gibi kullanın. Eğer halkın, kendi çıkarlarına aykırı bulduğu şey buysa, o zaman beni halk mahvetsin. Benim yasam budur ve başkasını kabul etmem. İnsanlar için sizin yapmayı umabileceğinizden çok daha fazla şey yaptığımı söyleyebilecek durumdayım… ama söylemeyeceğim, çünkü kendi varoluşum için başkalarının onayını aramıyorum, mallarıma el konup hayatımın mahvedilmesi için başkalarının çıkarı gibi bir nedeni de kabul etmiyorum. Çalışmalarımın amacı başkalarını iyiliğidir demeyeceğim. Amacım kendi iyiliğimdi, kendi iyiliğini öylesine teslim eden kişilere de saygım yoktur. Size halk çıkarına hizmet etmediğinizi söyleyebilirim… İnsan kurban etmekle hiç kimsenin iyiliği sağlanamaz, diyebilirim. Bir kişinin haklarını ihlal etmekle herkesin hakkını ihlal etmiş sayılırsınız, diyebilirim ve hakları olmayan yaratıklardan oluşan bir topluluğun kaderinin de yok olmak olduğunu söyleyebilirim. Size sonunda elinize geçecek tek şeyin evrensel yıkım olduğunu söyleyebilirim… çünkü bu her yağmacı için böyledir, çünkü kurbanlar sonunda tükenir. Bunları söyleyebilirim, ama söylemeyeceğim. Benim meydan okuduğum sizin politikanız değil, ahlaki dayanağınız. Eğer insanların başkalarını kurbanlık hayvana dönüştürerek mutlu olacağı doğru olsa ve benden de benim kanım sayesinde hayatta kalmak isteyen yaratıklar için kendimi feda etmem istense, kendim dışındaki toplumun çıkarları için, kendi çıkarlarıma karşı davranmam istense… reddederdim. En iğrenç kötülük olarak reddederdim böyle bir şeyi. Onunla tüm gücümle mücadele ederdim. Tüm insanlıkla mücadele etmem gerekse, ederdim; öldürülmeden önce sadece bir tek dakikalık yaşama şansım olsa bile. Savaşımın haklılığına inanarak savaşırdım, çünkü o, bir canlının yaşamak için verdiği savaş olurdu. Hakkımda hiçbir yanlış anlama olmasın. Eğer kendine halk diyen insanların inancı, kendi çıkarlarının kurbanlar gerektirdiği yolundaysa, o zaman bence kamu yararı cehennemin dibine! Bunu asla kabul etmem!

 

 

-Suç bizim. Eğer biz, üretenler ve yaratanlar, bize kötü damgası vurulmasını, iyi özelliklerimiz için cezalandırılmayı sessizce kabulleniyorsak, o zaman dünyada ne tür bir “iyiliğin” zafere ulaşmasını bekleyebiliriz ki?

 

 

-Biliyor musun, bir insanın diğer bir insana karşı işleyebileceği tek ahlaki suç, sözleri veya eylemleriyle bir çelişki, bir imkansızlık, bir mantıksızlık izlenimi yaratarak kurbanının rasyonellik kavramını sarsmaktır.

 

 

-Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır.

 

 

-Sevginin bir bağış olduğunu, onu hak etmek, kazanmak gerekmediğini sandım.

 

 

-İnsan adalete karşı acıma duygusuyla hareket ederse, kötülerin hatırı için iyileri cezalandırmış sayılır. İnsan suçluları ıztıraptan kurtarınca, masumlara acı çektirmeye başlar. Adaletten kurtuluş yoktur. Evrende hiçbir şey hak edilmeden, bedeli ödenmeden elde edilemez. Ne maddi olarak, ne de manevi olarak. O bedeli suçlular ödemezse, o zaman masumlar ödemeye başlar.

 

 

-Çalışmak ona ihtiyaç duyduğu sükuneti sağlıyordu. Bu işlere nasıl ve niçin başladığını fark etmemişti. Bilinçli bir niyetle başlamamıştı aslında. Ama işler ellerinin altında gelişmiş, onu daha ilerilere çekmiş, içine tedavi edici bir huzur vermişti. Derken ihtiyaç duyduğu şeyin aslında bir amaca doğru gidiş olduğunu anladı. Ne kadar küçük bir şey olursa olsun, hangi biçimde olursa olsun, belli adımlarla, bir sürenin sonunda seçilmiş bir noktaya varacak olan bir faaliyet. Yemek pişirme işi kapalı bir çember gibiydi. Tamamlanıp yok oluyor, ucu hiçbir yere varmıyordu. Ama patika açma işi canlı bir birikimdi. Böylelikle günlerinden hiçbirini ölmeye terk etmiyor, her gününün, daha önceki günlerde oluşan birikimi de içermesini sağlıyor, arkasından gelecek gün sayesinde de ölümsüzlüğe ulaşmasını garantiye alıyordu.Çember denilen şeyin, fiziksel yapıya uygun bir şey olduğunu söylüyorlar, diye düşünüyordu. Çevremizdeki evrende yuvarlak dönüşlerden başka hiçbir şey yoktur, diyorlar. Oysa düz çizgi insanoğlunun işareti. Geometrik bir soyutluğun düz çizgisi, yolları, rayları, köprüleri yapıyor. Doğadaki amaçsız kavislerin içinden geçen dümdüz çizgi, baştan sona amaç içeren bir hareketi gösteriyor.

 

 

-İnsan hayatının çemberlerden oluşması kabul edilemezdi. İnsanın, ardından bir dizi sıfır gibi dökülüp duran daireler sıralaması olması da kabul edilemezdi. İnsan hayatı düz bir çizgi gibi olmalıydı. Bir amaçtan, daha uzaktaki diğer bir amaca giden bir hareket olmalı, bu amaçların her biri, bir sonrakine artarak katkıda bulunmalı.

 

 

-…çaba göstermeden oturup da hayatınızın gitmesine seyirci kalmak günah bence…

 

 

 -...aslında Dagny, motorların da, fabrikaların da, trenlerin de hiçbir anlamı olmadığını biliyordu. Onların tek anlamı, insanın hayattan aldığı zevkti. Başarı karşısında içinden kabaran hayranlık, bunu yaratan adama yönelikti. Adama, onun gücüne, içindeki vizyona, kişinin amacına ulaşmasının mutluluğuna, hayatın anlamına.

 

 

-Hayatım ve hayatıma olan sevgim adına yemin ederim ki, hiçbir zaman bir başka insan için yaşamayacağım ve başka bir insandan benim için yaşamasını istemeyeceğim.

 

 

-Kendini feda etmeyi öneren her vaazın amacı yeteneği parçalayıp yok etmektir.

 

 

-Bir insanın diğer insan için var olması inancına karşı grevdeyiz.

 

 

-...insanın kendisinin bir amaç olduğu, başkalarının amacı için kullanılamayacağı kuralı.

 

 

-Temel ilke, kendi anti-teziyle işbirliğine asla izin vermez ve hiçbir toleransı kabul etmez.

 

 

-...biz bu dünyanın, insanların ıztırap çekmesi gereken bir sefalet alanı olduğuna inanmıyoruz. İnsanın kaderinin trajedi olduğuna, sürekli felaketlerden korkarak yaşamak gerektiğine inanmıyoruz. Felaketin gelmesi için belli bir neden olmadıkça, öyle bir şeyin gelmesini beklemiyoruz. Karşımıza çıkarsa da, onunla savaşmakta özgürüz. Biz mutluluğu değil, acı çekmeyi anormal sayıyoruz. İnsanın hayatında başarıyı değil, felaketi istisna sayıyoruz.

 

 

-Her insan kendi dünyasını kendine benzer yaratır. Seçme gücü vardır, ama yaptığı seçimin sonuçlarından kaçma gücü yoktur. Elindeki güçten feragat ederse, insanlık mevkiinden feragat etmiş demektir, kendi dünyası olarak seçtiği de mantıksızlığın kemiren kaosu olur. Her kim ki bir tek düşünceyi başkalarının iradesine ödün vermeden sürdürürse,her kim ki kendi doğrultusunda bir kibrit çöpü ya da bir ufacık bahçe yaratırsa, o kişi o ölçüde adamdır, değeri de buna göre ölçülür.

 

 

-İnsani büyüme. Taşıyışta ve güçte büyüme.

 

 

-İnsanlar sanıyor ki, yalancı, kurbanı karşısında zaferi kazanır. Oysa ben yalanın, kendini silme hareketi olduğunu öğrendim, çünkü kişi kendi gerçeğini, karşısındaki kişiye teslim etmiş oluyor, o kişiyi kendi efendisi durumuna getiriyor, o andan itibaren de, o kişinin görüşüne göre, gerçeğin nasıl olması gerekiyorsa, yaşanan sanki öyleymiş gibi numara yapmaya kendini mahkum etmiş oluyor. O anda yalanının amacına ulaşmış olsa bile, ödediği bedel, kazanmanın hizmet edeceği şeyin mahvoluşu oluyor. Dünyaya yalan söyleyen adam, o andan itibaren dünyanın kölesidir.

 

 

-...beyaz yalan diye bir şey yoktur, yalnızca yıkımın karanlığı vardır, beyaz yalan da hepsinin en siyahıdır.

 

 

-Bir insan bir başkasını "duygusuz" diye suçluyorsa, o suçlanan insan hakkaniyetli davranıyor demektir. Kendini sebepsiz duygulara kaptırmıyor, kimseye hak etmediği duyguları yöneltmiyor, demektir.

 

 

-Sadaka kavramının tam tersi, adalettir.

 

 

-Hiçbir şeyi... ama hiçbir şeyi... kendi aklımın yargısından üste koymamak. Kendi hayatımın en yüksek değer olduğunun, savaşmadan teslim edilemeyecek kadar değerli olduğunun bilinci.

 

 

-Biz üreticilere yardım ediyoruz! Hem de ne üretici! İnatçı üreticii! Yoksa miskin "tüketicilere" değil. kredi veriyoruz, iane değil. Beceriyi destekliyoruz, ihtiyacı değil.

 

 

-Sen hiç acı çekmedin diyordu o gözler, kendini haklı bulan bir tiksinti duygusuyla. Oysa o, tüm bu olaylar karşısında nasıl gururla dikildiğini, kendini acıya teslim etmemek için nasıl mücadele ettiğini, aşkının getirdiği duyguları, sadakatini, varoluşun amacının sevinç olduğunu, sevincin tesadüfen gelmediğini, kazanılması gerektiğini, esas ihanetin, bir anlık işkence karşısında o düşten vazgeçmek olduğunu düşünüyordu.

 

 

-Dagny, acı çekmiyorum demedim. Ama ben acı çekmenin önemini biliyorum. Acıyla savaşmak, sonra da onu kenara atmak gerektiğini, onu, insanın kendi ruhunun bir parçası olarak kabul etmemek gerektiğini, varoluş üzerinde kalıcı bir yara saymamak gerektiğini biliyorum.

 

 

-İstiyorum seni. Bedeli hayatım olacaksa, onu da veririm. Hayatımı veririm... ama aklımı değil.

 

 

-Kendisi onun değerlerine yükselemeyeceğine göre, çareyi onu yok etmekte bulmuştu... sanki böyle yapmakla onun büyüklüğü kendine geçecekmiş gibi... sanki... bunu düşünürken ürperiyordu... sanki bir heykeli parçalayan vandal, onu yapan sanatçıdan üstünmüş gibi, bir çocuğu öldüren katil, onu doğuran anneden büyükmüş gibi.

 

 

-Eh, bilmen gerekir sanıyorum, karın başka bir erkekle yattı! Sana ihanet ettim, duyuyor musun beni? İhanet ettim! Hem de büyük, soylu bir aşıkla değil, en iğrenç keneyle, Jim Taggart'la! Üç ay önce! Sen beni boşamadan önce! Karınken! Hala karınken!

Rearden durmuş, dinliyordu. Bir bilim adamına, kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir konu hakkında açıklamalarda bulunuyormuş gibi dinliyordu. İşte kolektif dayanışma inancının, kimliksizlik inancının, mülkiyetsizlik, gerçeksizlik akımının son çöküşü, diyordu kendi kendine. Bir kişinin manevi düzeyi, başkasının hareketlerinden etkilenebilirmiş gibi.

 

 

-Mantıksızı, işler kılmanın yolu yoktur.

 

 

-"O kadar çok soru sorma, çocuk dediğin, görülebilmeli, ama işitilmemeli!" "Sen kim oluyorsun da düşünüyorsun? Böyledir, çünkü ben böyle diyorum!" "İsyan etme, uyum sağla!" "Sivri olma, gruptan ol!" "Mücadele etme, ödün ver!" "Kalbin, beyninden daha önemlidir!" "Sen ne bileceksin! En iyisini ailen bilir!" "Sen ne bileceksin! En iyisini toplum bilir!" "Sen ne bileceksin! En iyisini bürokratlar bilir!" "Sen kim oluyorsun da itiraz ediyorsun? Tüm değerler izafidir!"

 

 

-Garip bir temizlik duygusu içindeydi. O duyguyu oluşturan, gururu, bir de ne kendisine ne de onlara ait olan bu dünyaya olan sevgisiydi. Ömrü boyunca onu hep bu duygu gütmüştü. Aynı duyguyu birçok insan gençliğinde hisseder, sonra ona ihanet ederdi, ama o hiç ihanet etmemiş, onu eski, belirsiz, ama çalışır durumda bir motor gibi hep yanında taşımıştı. İşte şimdi o duyguyu sonuna kadar, katıksız bir saflıkla yaşayabilirdi. Kendi üstün değerine, hayatının üstün değerine inancıydı o. Bu hayatın kendisine ait olduğunu, kötülüğe bağlanmaksızın yaşanabileceğini, öyle bir bağın hiç de gerekli olmadığını düşünüyordu. Korkudan, acıdan, suçluluktan kurtulmuş olduğunu bilmenin huzuruydu bu.

 

 

-Hayatını seven adamım. Değerlerine olan sevgisini feda etmeyen adamım.

 

 

-Adaleti acımaya feda ettiniz. Bağımsızlığı birliğe feda ettiniz. Mantığı inanca feda ettiniz. Serveti ihtiyaca feda ettiniz. Öz saygıyı, kendini inkar etme eğilimlerine feda ettiniz. Mutululuğu da göreve feda ettiniz.

 

 

-Size hizmet etmenin görevimiz olduğunu haykırıp durmayın. Böyle bir görevi kabul etmiyoruz. Bize ihtiyacınız olduğunu da söylemeye kalkmayın. Biz ihtiyacı haklı bir talep olarak görmüyoruz. Bizim sahibimiz olduğunuz sakın öne sürmeyin. Sahibimiz değilsiniz. Geri dönmemiz için yalvarmayın. Biz, aklı olan insanlatr, grevdeyiz.

Kendini yok etme kavramına karşı grevdeyiz. Kazanılmamış ödüllere, ödüllendirilmemiş görevlere karşı grevdeyiz. Kişinin kendi mutluluğunun peşinde koşmasını kötü sayan dogmaya karşı grevdeyiz. Hayatın bir suçluluk olduğu doktrinine karşı grevdeyiz.

 

 

-Eğer yaşamayı sürdürmek istiyorsanız, ahlaka geri dönmeniz gerek... siz ahlakı hiçbir zaman tanımadınız, ama şimdi onu keşfetmek zorundasınız.

 

 

-Siz ahlaki kavramları hiç duymadınız, yalnızca mistik ya da sosyal kavramları dinlediniz. Size ahlakın, keyfi olarak empoze edilen bir davranış olduğu söylendi. Kendinizi üstün bir gücün ya da toplumun kaprisine adamak, Tanrı'nın amacına hizmet etmek ya da komşunun refahına katkıda bulunmak, mezarın ötesindeki ya da bitişik evdeki bir otoriteyi memnun etmek... ama ne olursa olsun, kendi hayatınıza ve kendi zevkinize hizmet etmemek olduğu söylendi. Size kendi zevkinizin ancak ahlaksızlıkta bulunabileceği öğretildi. Çıkarlarınıza hizmet edecek şeyin ancak kötülük olduğunu, manevi kodların sizin için değil, size karşı olması gerektiğini ve sizin hayatınızı iyileştirmek için değil, tüketmek için var olduğunu dinlediniz.

Yüzyıllar boyunca ahlak savaşı hep, hayatınızın Tanrı'ya ait olduğunu söyleyenlerle, hayatınızı komşularınıza ait olduğunu söyleyenler arasında yer aldı. Bir kesim size kendinizi cennetteki hayaletler için feda etmenin iyi olduğunu söylerken, diğer kesim de size, kendinizi dünyadaki beceriksizler için feda etmenizin iyi olduğunu söyledi. Hiç kimse siz ehayatınızın kendinize ait olduğunu, iyinin de onu yaşamak olduğunu söylemedi

Ahlakın sizden öz-çıkarlarınızı ve aklınızı teslim etmeyi beklediği konusunda her iki kesim de görüş birliği içindeydi.

 

 

-İsteğe bağlı bilince sahip bir varlığın, otomatik bir davranış rotası yoktur. Eylemlerine rehberlik edecek bir değerler koduna ihtiyacı yoktur. "Değer", kişinin kazanmak ve muhafaza etmek için uğrunda eyleme geçtiği şeydir; "iyi eylem" ise, kişinin onu kazanmak ve muhafaza etmek için attığı adımlardır. "Değer", bir soruya verilecek cevabı varsaymak zorundadır: "Kimin için değer  ve ne amaçla değer?" "Değer" ayrıca bir standardı da varsayar.

 

-İnsanın bilgiyi edinmesi ve eylemlerini seçmesi ancak düşünme süreciyle mümkündür, bunu da doğa ona zorla yaptırmaz.

 

 

-İnsan kendi seçimiyle insan olmak zorundadır. Hayatına kendi seçimiyle değer vermek zorundadır. Onu devam ettirmeyi, kendi seçimi olarak öğrenmek zorundadır. Kendine gerekli olan değerleri kendi seçimi olarak keşfetmek, iyi eylemleri kendi seçimi olarak uygulamak zorundadır.

Seçerek kabul edilmiş bir değerler kodu, ahlak kodudur.

 

 

-Mantığın bir ahlakı vardır, insana uygun bir ahlak vardır, ve İnsanın Hayatı, kendi değerler standardıdır.

Rasyonel bir varlığın hayatına uygun her şey iyidir; onu yok edecek her şey kötüdür.

İnsan tabiatının gerektirdiği hayat, akılsız bir hayvanın hayatı olmadığı gibi, yağmacı bir serserinin, mırıldanıp duran bir mistiğin hayatı da değildir. Düşünen bir varlığın hayatıdır. Güç kullanmakla ya da sahtekarlıkla yaşanan hayat değil, başarılarla yaşanan hayattır; “ne pahasına olursa olsun hayat” değildir, çünkü insanın sağ kalmasının bedelini ödeyebilmesi için tek şey vardır, o da mantıktır.

İnsanın hayatı, ahlakın standardıdır, ama kendi hayatınız bunun amacıdır. Eğer hedefiniz dünyada var olmaksa, eylemlerinizi ve değerlerinizi, insana uygun standartlara göre seçmeniz gerekir, hayatınız olan o tek varlığı sürdürme, doyuma erdirme, zevkini çıkarma değerlerine uygun olarak bir seçim yapmanız gerekir.

 

 

-Mutluluk başarılı bir hayat durumudur, acı ile ölümün unsurudur. Mutluluk, insanın değerlerine ulaşmasından kaynaklanan bilinç durumudur. Eğer bir ahlak öğretisi size, mutluluğunuzu reddederek mutluluğa varmanızı ve değerlerinizin başarısızlığına değer vermenizi söylüyorsa, o öğreti ahlakın küstahça inkar edilmesinden başka bir şey değildir. Bir doktrin size ideal olarak, kurbanlık hayvan olmayı, başkalarının sunağında kesilerek can vermeyi öneriyorsa, size standart olarak ölümü sunuyor demektir. Gerçekliğin ve hayatın yapısı gereği, her insan kendi başına bir amaçtır, kendi hatırı için vardır, en yüksek ahlaki amacı da kendi mutluluğudur.

 

 

-Ahlakın amacı size, acı çekip ölmeyi değil, zevk almayı ve yaşamayı öğretmektir.

 

 

-Varoluş vardır… bu gerçeği anlamak, bizi buna bağlı iki aksiyomla karşı karşıya getirir: İnsanın algıladığı şey, var demektir, bu bir ve kişi ancak bir bilince sahip olarak var olur, çünkü bilinç, var olanı algılayabilme gücüdür, bu da iki.

 

 

-Var olmak bir şey olmaktır, hiçlikten, var olmamaktan farklıdır, belirli özelliklerden oluşan belirli bir kimlik olmaktır. Yüzyıllar önce, kusurları ne olursa olsun en büyük filozoflarınızdan sayılan biri, var oluş kavramını ve tüm bilginin kuralını tanımlayan bir formül ileri sürdü; A, A’dır, dedi. Bir şey,neyse odur. Bu sözün anlamını hiçbir zaman anlayamadınız. Ben onu tamamlamaya geldim: Varoluş, kimliktir, Bilinçlilik de kimliklendirmedir.

 

 

-Mantık denilen şey, çelişkisiz tanıma sanatıdır. Çelişki olamaz. Atom, neyse odur. Evren de öyledir. Hiçbiri kendi kimliğiyle çelişemez, hiçbirinin parçaları da bütünün kendisiyle çelişemez. İnsanın geliştirdiği hiçbir kavram, eğer o insan, onu tüm kendi bilgi haznesiyle çelişkisiz biçimde birleştiremiyorsa, geçerli olamaz. Bir çelişkiyle karşılaşmak demek, kişinin kendi düşüncesinde bir hata yaptığını itiraf etmek demektir. Bir çelişkiyi sürdürmek, kişinin aklını devreden çıkarması, kendini de gerçekliğin alanından çıkarması anlamına gelir.

Gerçeklik var olan şeydir; gerçek dışı, var olamaz; gerçek dışı yalnızca, insan bilincinin içeriği olan var oluşu reddidir ve mantığı terk etme girişiminde ortaya çıkar. Doğrular, gerçeğin bilişselleşmesidir; mantık insanın tek bilgi yoludur, onun tek doğrular standardıdır.

 

 

-… eğer ahlakın şaşmaz işareti doğrulara bağlılıksa, o zaman düşünme sorumluluğunu üstlenen insanın eylemi kadar büyük, soylu ve kahramanca bir eylem yoktur.

 

 

-… “serbest irade” dediğiniz şey de, aklınızın düşünüp düşünmeme özgürlüğüdür. Bu tek özgürlüğünüzdür, tüm seçenekleri kontrol eden, hayatınızı ve karakterinizi saptayacak olan da budur.

 

 

-Ahlak, seçilendir, zorlanan değildir; anlaşılandır, itaat edilen değildir. Ahlak rasyoneldir ve mantık asla emir kabul etmez.

 

 

-İnsan yaşamak için hayatında üç şeyi yönetici değer olarak kabul etmelidir: Mantık – Amaç -    Özsaygı. Mantık onun tek bilgi aracıdır – Amaç, o araçla elde edeceği mutluluğun seçimidir – Özsaygı da, kendi aklının düşünebilme ehliyetine sahip, kendi kişiliğinin mutluluğa layık olduğundan ihlal edilmez biçimde emin olmasıdır. Bunun anlamı da, yaşamaya layık olmak demektir. Bu üç değer, insanın tüm iyi eylemleriyle ilişkilidir ve onların hepsini gerekli kılar. O iyi eylemlerin hepsi de varoluşla bilinçlilik arasındaki bağlarla ilgilidir. Bunlar, rasyonellik, bağımsızlık, tutarlılık, dürüstlük, adalet, verimlilik ve gururdur.

 

 

-Bağımsızlık, yargılama sorumluluğunun size ait olduğunu ve ondan kurtulmanıza hiçbir şeyin yardımcı olamayacağını anlamak demektir. İkame edilecek hiçbir şey sizin yerinize düşünemez, hiç kimse sizin yerinize sizin hayatınızı yaşayamaz. En aşağılık öz-yıkım, kendi aklınızın bir başkasının aklına boyun eğmesine izin vermek, bir yetkinin beyninizin üzerinde olduğunu kabul etmek, onun gerçek diye söylediklerini kabullenmek, doğru saymak, o sözlere bilincinizle varoluşunuz arasında aracı rolünü yüklemektir.

 

 

-…bedeniyle aklı arasında, eylemiyle düşüncesi arasında bir ayrışmaya asla izin veremez, hayatıyla yargılarını ayıramaz; kamuoyundan etkilenmeyen bir yargıç gibidir, kendi yargılarını asla başkalarının isteklerine feda etmez, isterse tüm dünya insanları yakarsın ya da tehditler savursun, yolundan sapmaz. Cesaret ve özgüven pratik gereklerdir, cesaret, varoluşa sadakatin pratik biçimidir, doğruluktan sapmamaktır, özgüven de, kişinin kendi bilincine sadık olmanın pratik biçimidir.

Dürüstlük, gerçek dışının gerçek dışı olduğunu, hiçbir değere sahip olamayacağını, sahtekarlıkla elde edilen sevginin de, şöhretin de, paranın da bir değer olamayacağını anlamaktır. Başkalarının aldatmakla bir değer kazanma girişimi, kurbanlarınızı gerçekliğin üzerinde bir mevkie yükseltmek, kendinizi o kurbanın körlüğünün piyonu durumuna indirmek, onun düşünemezliğinin ya da durumu görmekten kaçınmasının kölesi durumuna düşürmek, o kişinin zekasından, rasyonelliğinden, gözlemciliğinden korkmak ve kaçmak anlamına gelmektedir. Dürüstlük, bağımlı olarak yaşamayı istememektir, özellikle başkalarının aptallığına bağımlı olarak, ya da tek değer kaynağı kandırabildiği aptallar olan biri olarak yaşamayı istememektir. Dürüstlük, bir sosyal görev değildir. Başkalarının hatırı için yapılan bir fedakarlık değildir. Kişinin uygulayabileceği en derinlemesine bencil şeydir: Kendi varlığının gerçekliğini, başkalarının yanılgılı bilincine feda etmeyi reddetmektir.

 

 

-Üretkenlik sizin ahlakı kabullenişinizdir, yaşamayı seçmiş olduğunuzun bilincine varışınızdır. Verimli çalışma, insan bilincinin, varoluşunu kontrol etmesi sürecidir. Sürekli bilgi edinme, maddeyi amaca göre biçimlendirme, bir fikri bir fiziksel biçime çevirme,dünyayı kişinin kendi değerlerine göre yeniden yapılandırması demektir. Her tür çalışma, düşünen bir zihinle yapılıyorsa, yaratıcı çalışmadır; kişinin başkalarından öğrendiği bir süreci hiç düşünmeden, eleştirmeden, stüpör halinde tekrar tekrar yapması ise, asla yaratıcı olamaz.

 

 

-Vücudunuz bir makinedir, ama aklınız onun sürücüsüdür. Onu, aklınızın sizi götürebileceği yere kadar sürmelisiniz, yolunuzun amacı da başarı olmalıdır. Amacı olmayan insan, yokuş aşağı başıboş inen bir makinedir, karşısına çıkan ilk kayaya çarpıp ilk hendeğe yuvarlanmaya mahkumdur, aklını gemleyen adamsa yerinde çakılmış, yavaş yavaş paslanmakta olan bir makinedir. Rotasını bir liderin çizmesine izin veren adam, çekme halatıyla çekilip hurda alanına götürülmekte olan bir enkazdır, bir başka insanı kendi amacı haline getiren adamsa, hiç kimsenin arabasına almaması gereken bir otostopçudur.

 

 

-Gurur, kendinizin en yüksek değer olduğunu anlamaktır ve insanın tüm diğer değerleri gibi onun da hak edilmesi gerekir. Ulaşabileceğiniz başarılar arasında bir tanesi, diğerlerinin tümünü mümkün kılacak şeydir, o da, kendi karakterinizi yaratmaktır. Karakteriniz, eylemleriniz, arzularınız, duygularınız hep aklınızın alanı içindedir. İnsan nasıl yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu fiziksel değerleri üretmek zorundaysa, aynı şekilde, hayatını sürdürülmeye değer kılmak için de karakter değerlerini edinmek zorundadır. İnsan nasıl kendini yaratmış bir servetse, aynı şekilde, kendini yaratmış bir ruhtur. Yaşamak için bir öz-değer duygusuna ihtiyacı vardır. Ama otomatik değerlere, otomatik özsaygıya sahip değildir; bunları elde edebilmek için ruhunu kendi manevi idealine göre, “İnsan” gibi biçimlendirmesi gerekir, yani oluşturmak üzere doğduğu, ama seçerek oluşturabileceği rasyonel varlık gibi biçimlendirmesi gerekir. Özsaygının ilk şartı, ruhun o ışıklı bencilliğidir… o bencillik her şeyin en iyisini ister. Bu, maddesel değerler için de, ruhsal değerler için de geçerlidir. O ruhun her şeyden çok istediği, kendi manevi mükemmelliğidir, hiçbir şeye kendinden daha yüksek bir değer atfetmez. Özsaygıya ulaşmış olmanın kanıtı da, kurbanlık hayvan durumuna düşme karşısında, sizin bilinciniz gibi benzersiz bir değeri, sizin varlığınız gibi eşsiz bir olguyu kör kaçamaklara, başkalarının durağan çürümüşlüğüne feda etmek gibi hain bir küstahlığa karşı ruhunuzun duyduğu tiksinti, ürperti ve isyandır.

 

 

-Ben kendi değerimden ve yaşamak isteyişimden gurur duyuyorum.

 

 

-İnsanın tek ahlaki amacı, kendi mutluluğudur, ama ona ancak kendi değerleri aracılığıyla ulaşabilir. Değerler kendi başına amaç değildir, ödül de değildir, kötülüğün ödülüne bir kurban yemi de değildir. Değerlerin ödülü Hayat’tır, hayatın amacı ve ödülü de mutluluktur.

 

 

-Mutluluk, duygusal kaprislerin emriyle elde edilemez. Mutluluk, sizin körü körüne giriştiğiniz mantık dışı isteklerin tatmin edilmesi değildir. Mutluluk çelişkisiz bir neşedir, içinde ceza ya da suçluluk bulunmayan, kendi değerlerinizin hiçbiriyle çatışmayan, sizi mahvetmeye yönlenmiş olmayan, kendi aklınızdan kaçmayıp o aklı sonuna kadar kullanan, gerçeği çarpıtmayıp gerçek değerlere yönelen, bir sarhoşun neşesi olmayıp, bir üreticinin neşesi olan bir duygu durumudur. Mutluluk, ancak rasyonel insanlar için mümkündür, rasyonel amaçlardan başka hiçbir şey istemeyen, yalnızca rasyonel değerlerin peşinden koşan ve sevincini ancak rasyonel eylemlerde bulabilen insan için mümkündür.

Ben nasıl hayatımı soygunla ya da sadakayla değil, kendi çabamla destekliyorsam, mutluluğumun da başkalarının mutsuzluğundan ya da bana yapacağı iyilikten değil, kendi başarımdan gelmesini isterim. Nasıl başkalarının zevkini kendi hayatımın amacı haline getirmezsem, kendi zevkimi de başkalarının hayatının amacı olarak düşünmem. Nasıl benim değerlerimde hiçbir tezat, arzularımda hiçbir çelişki yoksa, rasyonel insanlar arasında da hiçbir kurbana, hiçbir çıkar çatışmasına yer yoktur. Bunlar hak edilmemişi istemeyen, başkalarına yamyam açlığıyla bakmayan, asla fedakarlık yapmayan ve hiçbir fedakarlığı kabul etmeyen insanlardır.

Bu tür insanlar arasındaki ilişkinin sembolü, insana saygının sembolüyle aynıdır, o da alışveriştir. Yağmayla değil, değerlerle yaşayan bizler, hem maddi, hem de manevi anlamda alışverişçiyiz, taciriz. Alışverişçi, aldığını hak eden, hak etmediği bir şeyi almayan, ve vermeyen kişidir. Alışverişçi, başarısızlıklarına karşılık bir ödeme istemez, kusurları için sevilmeyi talep etmez. Alışverişçi bedenini yem olarak, ruhunu sadaka olarak sunmaz. Emeğini nasıl ancak maddi değerler karşılığında değiş tokuş ederse, ruhunu da, yani sevgisini, dostluğunu, saygısını da, ancak insani değerler karşılığında verir, yalnızca kendi bencil zevki için verir, onu da ancak saygı duyabileceği insanlardan alabilir. Çağlar boyunca dilencilerle yağmacıları yüceltirken, alışverişçilere kara çalmış, onları aşağılamış olan mistik parazitler, aslında bu davranışlarının gizli amacını çok iyi bilmektedirler: Alışverişçi onların en korktuğu kimliktir – adaletin insanıdır.

İnsan kardeşlerime karşı ne tür bir ahlaki yükümlülüğüm olduğunu mu soruyorsunuz? Hiç yok... yalnızca kendime karşı, maddesel amaçlara ve varoluşa karşı bir tek borcum var, o da rasyonelliktir. Benim insanlarla ilişkim, kendimin ve onların yapısının gerektirdiği gibidir: Mantık yoluyladır. Girmeyi kendi gönüllü seçimleriyle istedikleri ilişkilerden başka türlü ilişkileri onlardan hiçbir zaman istemem. Ben, onların yalnızca akıllarıyla ilişki kurabilirim, bu ilişkiyi kendi çıkarım için kurarım ve benim çıkarlarımın onların çıkarlarıyla örtüştüğünü gördükleri zaman kurarım. Örtüşmediği zaman, hiçbir ilişkiye girmem; o kişilerin kendi yoluna gitmesine izin veririm, ben de kendi yolumdan sapmam. Kazançlarım yalnızca mantık yoluyladır ve mantıktan başka hiçbir şeye teslim olmam. Mantığımı teslim etmem, eden insanlarla da iş görmem. Budalalarla korkaklardan kazanacağım hiçbir şey yoktur. İnsanların günahları, aptallığı, namussuzluğu ya da korkusu sayesinde edineceğim kazançların peşinde koşmam. İnsanlarının bana sunabileceği tek değer, akıllarının emeğidir. Rasyonel insanla görüş ayrılığına düşersem, hakemliği gerçekliğe veririm. Ben haklıysam o öğrenir, o haklıysa ben öğrenirim; birimiz kazanırız, ama ikimiz de karlı çıkmış oluruz.

Anlaşmazlığa açık konular hangileri olursa olsun, bir kötülük eylemi vardır ki, bu asla anlaşmaya açık olamaz, hiçbir insanın bir başkasına bunu yapmasına izin verilemez, hiçbir insan da bunu onaylayamaz, bağışlayamaz. İnsanlar bir arada yaşama isteğini sürdürdüğü sürece hiç kimse, başkalarına yönelik fiziksel güç kullanımını başlatamaz.

Bir insanın kendisiyle, o kişinin gerçeklik algısının arasına fiziksel yok etme tehdidini sokmak, o insanın sağ kalma hakkını inkar etmek, felç etmektir. Onu kendi yargıları dışında davranmaya mecbur etmek, görmeden hareket etmeye zorlamaktır. Güç kullanımını başlatan kim olursa olsun ve bunu hangi amaçla yapmış olursa olsun, ölüm alanında faaliyet gösteren bir katildir, cinayet işleyen kişiden daha suçludur, çünkü bir insanın yaşama kapasitesini yok etmektedir.

 

 

-Tüm hakların kaynağını, doğruyu yanlışı yargılayacak tek aracı, yani aklı yok etmeye yönelik hiçbir “hak” bulunamaz.

Mantığın yerine silahı, kanıtın yerine terörü, son iddia olarak da ölümü koyarak bir insanı kendi aklından vazgeçip sizin iradenizi kabullenmeye zorlamak, gerçekliğe meydan okuyarak var olmaya çalışmaktır. Gerçekliğin insandan beklediği, kendi rasyonel çıkarlarına göre davranmasıdır.

 

 

-Beni mantıktan yoksun bırakmaya kalkışan insanlara mantık koşullarını tanımam. Beni düşünmekten men edeceklerini düşünen komşularla tartışmam. Bir katilin beni öldürme isteğine ahlaki onay sunamam. Biri benimle güç kullanarak iş görmeye kalkışırsa, ben de ona güç kullanarak cevap veririm.

Güç kullanımı ancak bir cevap olarak geçerlidir ve ancak güç kullanmayı başlatan kişiye yönelik olarak geçerlidir. Hayır, onun kötülüğünü paylaşıyor değilim, onun ahlak kavramına kadar alçalıyor da değilim.

 

 

-Biz başkalarına karşı güç kullanımını başlatmayız, kendimizi de onların elindeki güce teslim etmeyiz.

 

 

-Siz acıdan kurtulmayı istiyorsunuz. Biz başarının mutluluğunu istiyoruz. Siz cezadan kaçınmak için yaşıyorsunuz. Biz ödülleri hak etmek için yaşıyoruz. Tehditler bizi işlev görmeye yöneltemez; korku bizim özendiricimiz değildir. Biz ölümden kaçınmanın değil, hayatı yaşamanın peşindeyiz.

 

 

-Değerleri maddesel formda ifade bulmayan bir insanın varlığı da ideallerine bağlı değildir.

 

 

-Bir kadını sevip başka kadınla yatan adam, bir işçinin yeteneklerine hayran kalıp, işe b aşka işçiyi alan adam, bir davaya inandığını söyleyip, parasını başka bir davayı desteklemek üzere bağışlayan adam, zenaatte yüksek standartları benimseyip, sonra çabasını eften püften ürünler üretmeye harcayan adam… işte maddeyi reddedenler bunlardır. Bunlar ruhlarının değerinin maddesel gerçeğe dönüşemeyeceğine inanan insanlardır.

 

 

-Şu kadarı doğrudur: En bencil şey, özgür bir aklın kendininkinden yüksek bir otorite tanımaması, kendi gerçeklik yargılarından daha yüksek bir değer tanımamasıdır. Sizden entelektüel tutarlılığınızı, mantığınızı, doğruluk standardınızı feda etmeniz, en büyük iyiliği en çok sayıda kişinin yararlanması sayan bir fahişe haline gelmeniz isteniyor.

 

 

-İhtiyacı bir talep olarak gören ahlak düzeni, kendine standart olarak boşluğu, yokluğu benimsemiş demektir. Bir yokluğu, bir kusuru ödüllendirmektedir. Zaafı, yetersizliği, beceriksizliği, acı çekmeyi, hastalığı, felaketi, hatayı, kusuru; yani sıfırı.

 

 

-Sebepsiz servet nasıl olamazsa, sebepsiz sevgi de, hatta sebepsiz başka türlü duygu da olamaz. Duygu, bir oluşa, bir gerçeğe cevaptır, sizin standartlarınızı dikte ettiği bir değerlendirmedir. Sevmek, değer vermek demektir. Değer ölçmeden değer vermenin mümkün olduğunu, değersiz bulduğunu sevmenin mümkün olduğunu söyleyen adam, size üretmeden tüketerek zenginleşmenin mümkün olduğunu, kağıt paranın altın kadar değerli olduğunu söyleyen adamın ta kendisidir.

 

 

-Sevgi, kişinin değerlerinin ifadesidir, kişiliğinizde ve karakterinizde edinebildiğiniz ahlaki niteliklerden ötürü size verilen en büyük ödüldür; kişinin bir başkasının değerleri karşısında duyduğu zevkin duygusal bedelidir.

 

 

-Kurtulmaya çalıştığınız şey, servetinizi çalarak elde ettinizse bir sahtekar olduğunuz, ne kadar sadaka dağıtıp dualar etseniz de bundan kurtulamayacağınızdır. Eğer geceyi sokak kadınlarıyla yatarak geçirdinizse, değerli bir koca değilsiniz… ertesi sabah karınıza ne büyük sevgi hissederseniz hissedin, bu gerçek değişmez. Siz bir bütünsünüz, bir kimliksiniz, evrenin içinde dolaşan parçacıkların yapışmaksızın arasıra rastgele bir araya geldiği, hiçbir sorumluluk yüklenemeyecek bir oluşum değilsiniz. Öylesi ancak bir çocuğun kabusu olurdu, kişilikler değişir, kaleşle kahraman ikide bir rol değiştirirdi. Ama siz insansınız, bir kimliksiniz… varsınız.

Mistik talepleriniz esas amacının daha ne kadar yüce bir hayata kavuşmak olduğunu iddia ederseniz edin, kişiliğe karşı isyan, yok oluşu istemektir. Hiçbir şey olmamayı istemek, var olmamayı istemektir.

 

 

-Dürüst bir adam, arzulayacağı şeyi tanımlamadan onu istemez. “BU şey böyledir, onu bu yüzden istiyorum,” der.

 

 

-Sebep-sonuç kanunu, kişiliğin eyleme uygulanmışıdır. Tüm eylemleri kimlikler yapar. Eyleme sebep olan ve onu saptayan da, eyleme geçen kişiliklerin doğasıdır. Hiçbir şey kendi doğasıyla çelişkili olamaz.

 

 

-Sebep-sonuç kanununa karşı ne zaman isyan etseniz, amacınız sahtelikli bir istektir, o kanundan kurtulmayı değil, daha kötüsü, onu tersyüz etmeyi amaçlıyorsunuz demektir. Hak edilmemiş sevgi istiyorsunuzdur… Sanki bir etki olan sevgi size kişisel değeri, yani sebebi verebilirmiş gibi. Hak edilmemiş hayranlık istiyorsunuzdur… sanki bir etki olan hayranlık, size sebebi, yani değerleri, verebilirmiş gibi. Hak edilmemiş servet istiyorsunuzdur… sanki bir etki olan servet, size sebebi, yani yeteneği verebilirmiş gibi. Hep aman dilersiniz, adalet değil… sanki bağışlanmak, dileğinizin sebebini silebilirmiş gibi. Çirkin küçük oyunlarınızı sürdürür, öğretmenlerinizin doktrinlerini desteklersiniz, onlar da bu arada çığrından çıkar, bir etki olan harcamanın, bir sebep ola zenginliği yaratabileceğini savunur; etki olan makinenin, sebep olan zekayı yaratabileceğini; etki olan cinsel arzunun, sebep olan felsefi değerlerinizi yaratabileceğini savunurlar.

 

 

-Hiçbir değer özsaygıdan daha üstün değildir.

 

 

-Özsaygı, insanın kendi düşünme gücüne güvenmesidir.

 

 

-Seçim sizindir. O seçim… kendinizi en yüksek potansiyelinize adama seçimi… ömrünüzde uyguladığınız en soylu eylemin, iki kere ikinin dört ettiğini aklınızla kavramak olduğunu kabul etmektir.

 

 

-“Varım, o halde düşüneceğim.”

 

 

-Hayatınızın aklınıza bağımlı olduğu gerçeğini kabullenin.

 

 

-Kendi bilginizin sınırları içinde yaşayın ve o sınırları hayatınızın sınırlarına kadar genişletmeye çalışın. Aklınızı otoritenin etkilerinden temizleyin.

 

 

-Ahlaki mükemmellik, ihlal edilmemiş rasyonelliktir… Zekanızın düzeyi değildir, aklınızın tamamını sonuna kadar kullanmaktır. Bilginizin çokluğu değildir, mantığı bir absolü olarak kabul etmektir.

 

 

-Mutluluğa ulaşmanın, hayatınızın tek ahlaki amacı olduğu gerçeğini kabul edin. Ahlaki dürüstlüğünüzün kanıtının mutluluk olduğunu, acı ya da akılsız şımarmalar olmadığını kabullenin, çünkü bu sizin, değerlerinize ulaşma yolundaki sadakatinizin kanıtıdır.

 

 

-Bir insanın kendi sevincine, neşesine ulaşma savaşından vazgeçmesi kadar iğrenç, korkak bir eyle olamaz…

 

 

-Kendinize değer vermeyi öğrenin. Bunun anlamı, kendi mutluluğunuz için mücadele etmektir… gurur denilen şeyin tüm iyilik ve sevapların toplamı olduğunu öğrendiğiniz zaman, insan gibi yaşamayı öğrenmişsiniz demektir.

Özsaygıya doğru temel adım olarak, sizden yardım talep eden insanı bir yamyam gibi görmeyi öğrenin. Bu talep, hayatınızın onun malı olduğunu iddia etmesidir. Böyle bir iddia çok iğrenç olsa da, daha iğrenci vardır, o da sizin buna razı olmanızdır. Bir başkasına yardım etmenin uygun olduğu durumlar yok mu, diye mi soruyorsunuz? Eğer bunu kendi hakkı sayıyor, ya da sizin ona borçlu olduğunuz bir ahlaki görev olarak görüyorsa, yoktur. Ama eğer siz yardım etmeyi, onun kişiliği ve mücadelesi nedeniyle, kendi bencil zevkinize dayalı bir arzu olarak hissediyorsanız, o zaman vardır. Acı çekmek bir değer değildir, yalnızca insanın acıya karşı verdiği savaş bir değerdir.

 

 

-… düstur, insanın kendisinin bir amaç oluğunu, başka amaçların aracı olmadığını, bir insanın hayatının, özgürlüğünün, mutluluğunun, onun ihlal edilmez hakları olduğunu kabul ede düsturdur.

 

 

-Eğer insan dünya yüzünde yaşayacaksa, aklını kullanması, kendi özgür iradesiyle hareket etmesi, kendi değerleri uğruna çalışması ve çalışmasının ürününü kendine saklaması onun haklarıdır.

 

 

-İnsan nasıl kendi vücudu olmadan yaşayamazsa, haklar da, insanın hakkını gerçeğe dönüştürebilme hakkı olmada var olamazlar… bu hak, insanın düşünme, çalışma, çalışmasının ürünlerini kendine saklama hakkıdır. İşte bu, mülkiyet hakkı demektir

 

 

-Mülkiyet hakkının kaynağı sebep-sonuç kanunudur. Her mülk ve her türlü servet insa aklının ve emeğinin ürünüdür. Nasıl sebepsiz etki olamazsa, kaynağı olmayan servet de olamaz… ve o kaynak zekadır.

 

 

-Kendi kişiliğinizin değerleri için mücadele edin. Gururunuzun değeri için mücadele edin. İnsan denen varlığın esası olan şey için, egemen rasyonel aklınız için mücadele edin.

 

 

-Hayatım ve hayatıma olan sevgim adına yemin ederim ki, hiçbir zaman bir başka insan için yaşamayacağım ve hiç kimseden benim için yaşamasını istemeyeceğim.

 

 

-Bir tehdidin kaldırılması, ödeme sayılmaz. Bir olumsuzun silinmesi ödül değildir.

 

 

-Sakinlik, güven… ve ulaşılmazlık.

 

 

-Kutlamalar ancak kutlayacak bir şeyi olanlar içindir.

 

 

-Ufak tefek ve yaşlı bir adam olan müdürün karşısında duran Leo, şükranını belirtmek için gülümsemesi gerektiğini biliyordu. Fakat Leo, zorla gülümsemezdi.

 

 

-Bu Allah’ın belası dünyada kim çıkıp bana istediğim şeylerden başka amaç için yaşamam gerektiğini söyleyebilir?

 

 

-İnsanlara ne için yaşamaları gerektiğini kimse söyleyemez. Kimse bu hakkı alamaz. Çünkü insanlarda, hepimizde öyle şeyler vardır ki bunlar devletten de toplumculuktan da daha üstündür. “Hangi şeyler?” diye soruyor musunuz? İnsan kafası ve insanın verdiği değerleri kastediyorum.

 

 

-Her dürüst insan kendisi için yaşar. İnsan sıfatına layık her insan kendisi için yaşar. Böyle yapmayan hiç yaşamıyor demektir. Bunu değiştiremezsiniz. Bunu değiştiremezsiniz. Çünkü insan böyle doğmuştur. İnsan yalnız, mükemmel ve kendine yetecek şekilde doğmuştur.

 

 

 

 

 

 

-Çoğu insan hayatını, cevapları (bilinçli olarak farkında olsun ya da olmasın) insanın her düşüncesinde, duygusunda ve hareketinde yatan üç sorudan kaçmaya çalışarak harcar: Nerdeyim? Nerede olduğumu nasıl anlarım? Ne yapmalıyım?

Bu soruları anlayacak yaşta olduklarında, insanlar cevapları bildiklerini düşünürler. Neredeyim? Diyelim New York’ta. Bunu nerden biliyorum? Bu su götürmez bir gerçektir. Ne yapmalıyım? İşte bu konuda pek emin değiller, fakat alışılmış cevap şudur: Herkes ne yapıyorsa onu. Tek problem, onların çok aktif, çok emin, çok mutlu görünmemeleri ve zaman zaman açıklayamadıkları veya kurtulamadıkları sebepsiz bir korku ve tanımlanmamış bir suç duygusu yaşamaları olarak görünmektedir.

 

 

-Ahlak, tüm varlıklar için değil, sadece insan için geçerlidir, fakat insan hayatının her alanında geçerlidir; karakterlerinde, davranışlarında, değerlerinde, varoluşun bütünüyle olan ilişkilerinde. Etik (ya da ahlak), insanın tercihlerine ve davranışlarına- yaşamın gidişatını belirleyen tercih ve davranışlara- yol gösteren bir değerler sistemini tanımlamaktadır.

 

 

-İnsanın sahip olduğu değerler ve duygular onun temel dünya görüşü tarafından belirlenir.

 

 

-Bir insanın yapabileceği en tehlikeli şeylerden biri kendi ahlaki özerkliğini başkalarına teslim etmektir.

 

 

-Bugünün zayıflara, kusurlulara, ıstırap çekenlere, suçlulara ola ilgisi ve tutkusu masumlara, güçlülere, beceriklilere, başarılılara, erdemlilere, emin olanlara ve mutlulara karşı ola derin Kantçı nefreti gizleyen bir örtüdür.

 

 

_... yüksek standartlarınıza uygun olarak yaşama.

 

 

-Sadece güç kullanmayı başlatanları caydırtmak için güç kullanma prensibi, doğruluğu kuvvetten üstün tutma prensibidir.

 

 

-“Dürüst bir adamı dolandıramazsınız.” Entelektüel dürüstlük fikirleri ciddiye alma demektir. Fikirleri ciddiye almak ise, doğru olarak kabul ettiğiniz herhangi bir fikirle pratikte yaşamaya niyetli olduğunuz anlamına gelir. Felsefe insana kapsayıcı bir dünya görüşü sağlar.

 

 

-Hak edilmiş suçun kabulü felsefi pasifliğin önemli bir sebebidir.

 

 

-Görevin bir özelliği olan kişinin kendini göreve feda etmesi ahlaki zorunluluğu; kimseye faydası olmayan bir feragat, teşhir derecesinde sadistçe bir zevkle, insanın ruhunu, hırsını, başarısını, kendine saygısını ve dünyadaki hayattan haz almasını engelleme zevkiyle, size göz kırpan bir sofunun, inzivadaki bir keşişin imajı (ve ruhu) için çirkin bir bahanedir.

 

 

-Örneğin 200 yıl önce, insan 238.000 mil öteden bir insan sesini duymanın imkansız olduğunu söylerdi. Bu olay bugün de o günkü kadar imkansızdır. Fakat eğer aydan gelen bir astronotun sesini duyabilirsek bu elektronik bilimi sayesindedir; bu bilim bazı doğal olayları keşfetmiş ve insanların bu sesin titreşimlerini alan, onları ileten ve dünyada yeniden oluşturan türden cihaz yapmalarını mümkün kılmıştır. Bu bilgi ve cihaz olmasaydı, yüzyıllar süren dilekler, dualar, çığlıklar ve tepinmeler insan sesinin on mil öteden duyulmasını sağlamazdı.

 

 

-Varoluşa “Evet” diyebilmekten huzur doğar. Cesaret başkalar tarafında yapılan yanlış tercihlere “Hayır” diyebilmekten doğar.

 

 

-İnsanın iradesi karakterini değiştirmek için kendisine muhteşem, fakat sınırsız olmayan bir serbestlik sağlar; eğer o karakterini değiştirirse, değişiklik bir gerçek olur.

 

 

-İnsan, ne kendisine itaat edilmek ne de kendisine emredilmek içindir.

 

 

-İnsan söz konusu olduğunda, “kabul etmek” aynı görüşte olmak değildir; “değiştirme” de zorlamak  anlamına gelmez. Kişinin kabul etmesi gereken, tıpkı kendi aklının başkasının elinde olmadığı gibi, diğer insanların akıllarının da kişinin kendi elinde olmadığı gerçeğidir; kişi diğer insanların kendi tercihlerini kendilerinin yapmaya hakları olduğunu kabul etmeli ve kendi aklının söylediğine göre diğer insanlarla aynı fikirde olmalı veya olmamalı, kabul etmeli veya reddetmeli, katılmalı veya karşı çıkmalıdır. İnsanları “değiştirmenin” yolu, tabiatı “değiştirmenin” yoluyla aynıdır: Bilgi. Bilgi, insan söz konusu olduğunda, akılları aktifse ve aktif olduğunda ikna işlemi ile kullanılmalıdır; akılları aktif olmadığında ise insanlar kendi hatalarının sonuçlarına terk edilmelidirler. “Farkı bilmek” insan eseri kötülüklerin (zaten başka türlüsü de yoktur) sessiz bir teslimiyet ile asla kabul edilmemesi gerektiği, kişinin bunlara isteyerek asla teslim olmaması gerektiği anlamına gelir ve eğer kişi korkunç bir diktatörün, içinde hiçbir davranışta bulunmanın söz konusu olmadığı hapishanesine atılırsa, kişinin onu kabul etmediği bilgisinden iç huzuru doğar.    

 

 

-Bir insanın aklını harekete geçiren iki temel soru “Niçin?” ve “Ne için?”, kavramsallaştırma karşıtı bir zihniyete yabancı ola şeylerdir. Sorulduklarında bu sorular klasik olarak kabul edilenlerden öte bir cevap getirmezler. Cevaplar genellikle “Hayat böyledir” veya “Öyle kabul edilir” tarzındadır. Kimin hayatı? Cevap yok. Kimin tarafından yapılması gerekir? Cevap yok.

“Neden?”e olan ilginin eksikliği nedensellik kavramını ortadan kaldırır ve geçmişi kesip atar. “Ne için?”e olan ilginin olmayışı uzun vadeli amacı ortadan kaldırır ve geleceği kesip atar.

 

 

-Fikirleri kendi fikirlerine temelden zıt olan kişilerle uğraşmak ve hatta iletişim kurmak dahi güçtür (ve kişi böyle kişilerle uğraşmama özgürlüğüne sahip olmalıdır.) Tüm gerçek birliktelikler, fizyolojik veya coğrafik doğuş ortaklıklarına ve gelenek gerekçesine dayalı olarak değil, bilince ve entelektüel gerekçelere (felsefi, politik, mesleki, v.s) dayalı olarak bireysel tercihlerle kurulur ve bunlara üye olunur. İnsanlar fikirlerle, yani açık prensiplerle, bir araya geldiklerinde lütuflara, kaprislere, keyfi güç kullanımına yer kalmaz: Prensipler hareketleri belirlemede ve ister lider ister üye olsunlar insanlar hakkında hüküm vermede nesnel kriterler olarak iş görürler.

 

 

-Kişisel değerler olmaksızın, bir insan hiçbir doğru veya yanlış hissine sahip olamaz.

 

 

-Normal kendini değerlendirme eğilimi bazı soyut fikirlere veya erdemlere başvurmayı gerektirir-örenğin, “iyiyim, çünkü rasyonelim”, “iyiyim, çünkü dürüstüm”. Bu örnekler esaslı bir ahlak prensibini, yani kişinin kendi değerlerini kazanmak zorunda olduğunu vurgulamaktadır.

 

 

-Aşk değerlere karşı verilen bir reaksiyondur. Amoralistin gerçek kendini değerlendirmesi onun sevilmeye (kelimenin akılcı anlamıyla değil), “kendisi için yani sebepsizce sevilmeye” ola anormal ihtiyacı ile ortaya konmaktadır. James Taggart böyle bir ihtiyacı anlatıyor: “Hiçbir şey“Hiçbir şey için sevilmek istemiyorum. Yaptığım veya sahip olduğum veya söylediğim ya da düşündüğüm bir şeyden dolayı değil, kendim için sevilmek istiyorum. Vücudum veya aklım veya kelimelerim veya işlerim veya davranışlarım için değil, kendim için sevilmek istiyorum.” Karısı “fakat öyleyse… sen nesin?” diye sorduğunda onun verecek cevabı yoktur.

 

 

-Bir insanın “ben”i aklıdır.

 

 

-Bencillik en temelde felsefi bir kavramsal başarıdır.

 

 

“”Ben”in terk edilmesi ve küçültülmesi –ister kabileci ister yalnız kurtçu- tüm algısal zihniyetlerin belirgin özelliğidir. Bunların hepsi kendine güveden korkarlar; sadece kendileri tarafından (yani kavramsal bilinç tarafından) yapılabilecek işlerin sorumluluğundan korkarlar ve gerçekten bencil bir insanın hayatını korumakta faydalanacağı iki aktiviteden, yani hüküm verme ve tercihten kaçmaya çalışırlar. Onlar, iradeye dayalı olarak kullanılan akıldan korkarlar ve (otomatik olarak çalışan) duygularına güvenirler; (doğuş ortaklıkları olan) akrabaları (bir tercih konusu olan) arkadaşlara tercih ederler; (verili bir şey olan) kabileyi (yeni olan) yabancılara tercih ederler;  (ezberlenmiş bir şey olan) emirleri (anlaşılmış şeyler olan) prensiplere tercih ederler; ve her tür determinist teoriyi, “elimden bir şey gelmez!” şeklinde yakınmalarına imkan sağlayan her fikri hoş karşılarlar.

 

 

-Kapitalizmin ahlaki haklılığı insanın ne kendisini başkalarına, ne de başkalarını kendisine feda etmeden kendisi için varolmaya hakkının olmasıdır; o, insanın –her insanın- diğerlerinin amaçlarına ulaşma yolları değil, başkasının ihtiyaçlarına hizmet eden bir kurbanlık hayvan değil, kendi başına bir amaç olduğunun tanınmasıdır.

 

 

-İnsan, hareketlerine yol göstermesi için bir değerler sistemine ihtiyaç duyar. “Değer, kişinin kazanmak ve korumak istediği şey, “erdem” ise kişinin onu kazanma ve muhafaza etme hareketidir.

 

 

-İnsan kendini yok edecek şekilde davranma gücüne sahiptir –ve bu, tarihin büyük kısmında insanın yaptığı şeydir…

İnsana rasyonel varlık denmektedir, fakat rasyonellik bir tercih konusudur –ve doğanın insana sunduğu alternatif, akıllı varlık veya intihar hayvanı olmaktır. İnsan, tercihiyle insan olma zorundadır; hayatını, tercih ederek bir değer olarak sürdürmelidir; tercih yoluyla ihtiyaç duyduğu değerleri keşfetmeli ve kendi erdemlerini uygulamalıdır.

Tercih yoluyla kabul edilen bir değerler sistemi bir ahlak sistemidir.

 

 

Anasayfa  |   Özgeçmiş  |   Fotoğraflar  |   Video  |   Yazılar  |   İletişim